ZeytinburnuHaber

Zeytinburnunun En Büyük Haber Sitesi Zeytinburnu Haber

elit yapı

whatsapp hattı

metin büfe

sembol

sembol

inşaat

SERKAN KIRAÇ
SERKAN KIRAÇ

Türkiye’de Neoliberal Dönüşüm

Sanayi Devrimi’yle beraber ortaya çıkan “Kapitalist Üretim Sistemi”, sermayenin üretim araçlarına sahip olup kâr amacıyla işl...

Yazarlar 0 44

Sanayi Devrimi’yle beraber ortaya çıkan “Kapitalist Üretim Sistemi”, sermayenin üretim araçlarına sahip olup kâr amacıyla işletmesine dayanmaktadır. Devletin, üretim ve ticaretten uzak durması, yalnızca yasal düzenlemeleri yapması, toplumsal düzeni sağlaması ve başka bir şeye karışmamasını savunur. Zaman zaman krizlerle kendisini yenileyen bu sistem, esas olarak sermayenin yükselişini ve emeğin metalaşmasını amaçlamaktadır. Kapitalizm’in bir türü olan Neoliberalizm ise serbest piyasa ekonomisini tanımlamak için kullanılmaktadır. Devletin ekonomideki etkisinin azaltılması, fiyat düzenlemelerinin azaltılması, özelleştirme ve esnek işgücü piyasalarıyla ilgili politikaları içermektedir.

Türkiye, 24 Ocak 1980 tarihinde IMF ve Dünya Bankası destekli bir programla temel paradigmasını değiştirerek serbest piyasa ekonomisine adım attı. Ekonomimizin kapitalist dünyaya entegrasyonu, 12 Eylül darbesi sonrası Turgut Özal tarafından gerçekleşti. O güne kadar uygulanan ithâl ikâmeci model yerine ihracata dayalı ekonomi yani neoliberal politikalar hayata geçirildi.

İthâl ikâmecilik, ithâlatın payını düşürerek yurt içi üretimin payını artırmayı amaçlayan ekonomik gelişme ve sanayileşme stratejisidir. İthâl edilmekte olan bir malın ya da mal gruplarının ithâlatının kısıtlanarak yurt içinde üretilmesine imkân sağlanmasıdır. Bununla amaçlanan, bir yandan ekonominin dış etkenlere ve dış kaynaklara bağımlılığını azaltmak, bir yandan da ulusal gelir içinde sanayinin payını artırarak kalkınma için yeni kaynaklar oluşturmaktır.

İhracata dayalı ekonomiyle planlanan, üretimi artırıp yurtdışına ürün satmaktı ama ihracat yıldan yıla artsa da ithâlatın yüksek olmasından dolayı hiçbir zaman dış ticaret fazlası verilemedi. 24 Ocak kararlarının güçlü bir şekilde uygulanması için sermayenin belli ellerde toplanması ve sermaye gruplarının, gelirlerini devletin (halkın) sırtından yüksek faizle büyütmesi, gelir dağılımı adaletsizliğine neden olmuştur. Programın mimarlarından Turgut Özal, belki kötü niyetli değildi belki vatandaş ithâl mallara ulaştığı için çok mutluydu ama 1980’den bugüne başımıza gelen tüm krizler, yüksek faizler, aşırı dış borç, gelir dağılımı adaletsizliği ve düşük ücretler bu kararın bir sonucudur.

Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında, devlet yatırımlarına büyük önem verilerek şeker, demir, kâğıt, çay, fındık, elektrik, taş kömürü gibi alanlarda büyük fabrikaların açıldığını hatırlatmak isterim. O dönemde, yeni kurulan devletin ilk önceliği ekonomik bağımsızlıktı. Ancak sonraki yıllarda Truman Doktrini ve Marshall Planı ile çıkışı Amerikanizasyon’da gören hükümetler yüzünden bağımsız ekonomi yerini bağımlı ekonomiye bıraktı. Bunun etkilerini 1990’lı yıllarda özelleştirme politikalarında da gözlemlemekteyiz. O tarihten sonra birçok kamu işletmesi özelleştirildi. 1995’te 278 olan kamu işletmelerinin sayısı, özelleştirmelerle 2000’li yılların başında 240’a, 2002 sonrası da hızlı özelleştirme politikaları sonucu 71’e kadar düştü. Gelecekte, dünya kapitalizminin komuta merkezleri olan IMF ve Dünya Bankası’nın esiri olmamak için yapılması gereken özelleştirmelerin durdurulmasıdır. Maliyeyi sarsmadan ilk etapta köprü ve otoyollar, limanlar, elektrik dağıtım şirketleri, termik santraller ve madenler kamulaştırılmalıdır.

Türkiye’nin, 2021 itibariyle dış borcu (özel sektör dahil) 500 milyar dolara kadar dayanmıştır. Dış borç alınabilir ancak en büyük sorun faizlerin toplam borç içerisinde ciddi bir yer tutması ve milli gelire oranının yüksek olmasıdır. Milli gelire ilişkin verilere de baktığımızda, artış söz konusu ancak 1990'da dünyanın en büyük 23. ekonomisiyken 30 yıl sonra (sanki hiçbir şey değişmemiş gibi) 19. sırada yer almaktayız. Genç işsizliğin %26 olduğu, kayıtdışı çalışma bir yana çalışanların büyük bir çoğunluğunun asgari ücret aldığı, göçmenler yüzünden kendi vatandaşının işsiz kaldığı bir ekonomide kazanan hep sermaye kaybeden ise vatandaş olacaktır. Dolayısıyla “neoliberalizm” ile “iktisadi ve siyasi istikrar” kavramlarının bir arada kullanılması ekonomik anlamda hiçbir şeye çare olmayacaktır.

Yorum Yaz
Facebook Yorum Yaz
yukarı çık