ZeytinburnuHaber

Zeytinburnunun En Büyük Haber Sitesi Zeytinburnu Haber

whatsapp hattı



metin büfe

market

oz damla

elit yapı

sembol

sembol

inşaat
MUSTAFA GÜNAYDIN
MUSTAFA GÜNAYDIN

''Sıra Dışı Bir Yazı''

Eğrisi, doğrusuyla bir 27 Temmuz 2007 seçimlerinden bu yana 4 yılı daha geride bıraktık.12 Haziran 2011 seçimlerine az bir süre kal...

Yazarlar 1 2305

Eğrisi, doğrusuyla bir 27 Temmuz 2007 seçimlerinden bu yana 4 yılı daha geride bıraktık.12 Haziran 2011 seçimlerine az bir süre kaldı. Güzel günler önümüzde. Günleri güzelleştirmek de elimizde. Yaşam sürecimizin ilk dönemlerinde oyunlar bizim için büyük önem taşır. Çoğumuz hatırlarız; bir bebeğin avucunun içine dokunularak yaptırılan oyunları

“Beş parmak açılır ,
- Beş kardeş varmış karınları acıkmış canları tavşan istemiş,
Baş parmak kapatılır,
- Bu tutmuş,
İşaret parmağı kapanır,
- Bu getirmiş,
Orta parmak kapatılır,
- Bu kesmiş,
Yüzük parmağı kapatılır,
- Bu yemiş
Ve en sona kalan serçe parmak sallanmaya baslar,
-  bu daaa hani bana, hani bana demiş….”

Bunca geçen zaman da değişen bir şey yok; her şey aynen Biri tutmuş, biri pişirmiş, biri yemiş Bunu gören insanlar hani bize demiş, al birini vur birine….
Sizlere İtalio Calvino`nun “Kara Koyun” adlı eserinden alıntı yaparak toplumun içine düştüğü durumu sorgulamanızı istiyorum…

 “Bir zamanlar herkesin hırsız olduğu bir ülke vardı. Geceleri herkes bir fener ve levye ile silahlanıp komşularının evine girerdi. Tan ağarırken çuvalını doldurmuş geri döndüğünde kendi evinin de soyulmuş olduğunu görürdü. Böylece herkes uyum içinde yaşardı, kimsenin durumu çok kötü değildi. Biri birini, o öbürünü soyar, böylece son insana kadar gelinir, sonuncu da birinciyi soyardı. Bu ülkede ister sat, ister al sahtekarlık demekti. Hükümet insanlardan çalmak için kurulmuş bir suç örgütüydü, insanlar da bütün zamanlarını hükümeti aldatarak geçirirlerdi. Hayat hiçbir sorun çıkmadan sürüyordu; orada yaşayanlar ne zengindiler ne de yoksul.

Sonra bir gün - nasıl olduğunu kimse bilmiyor - dürüst bir adam çıkageldi. Geceleri çuvalını alıp hırsızlık etmek için dışarıya çıkacağı yerde evde oturup, piposunu tüttürüp roman okuyordu. Hırsızlar oraya gelip de ışık görünce geriye dönüyorlardı. Ama bu böyle gitmedi. Dürüst adama böyle rahat bir hayat yaşamakla havanın ona göre hoş olabileceğini, ama kimseyi çalışmaktan alıkoymaya hakkı olmadığını söylediler. Evde oturduğu her gece bir aile aç kalıyordu.
Dürüst adam verecek yanıt bulamadı. O da tuttu tan yeri ağarana kadar geceyi dışarıda geçirmeye başladı, ama hırsızlık etmeye de eli varmadı.

 Dürüsttü işte o kadar. Bu dürüst adam köprüye kadar yürüyor, altından suyun akışını izliyordu. Sonra evine gidiyor evini soyulmuş buluyordu. Bir hafta geçmeden dürüst adamın beş parası kalmadı, yiyeceği tükendi, evi soyulup soğana çevrilmişti. Ama kendinden başka kimseyi suçlayamazdı. Sorun dürüstlüğüydü; düzeni alt üst etmişti. Karşılığında kimseyi soymadan kendini soymalarına izin vermişti, böylece her sabah birisi geri döndüğünde evini soyulmamış buluyordu. Dürüst adamın bir gece önce soyması gereken ev,  çok geçmeden evleri soyulmayanlar kendilerinin öbürlerinden daha zengin olduklarını gördüler elbette, onun için çalmak istemediler, öte yandan dürüst adamın evini soymaya gelenler elleri hep boş döndüler, yoksullaştılar.

 Zenginleşenler köprünün üzerinde dürüst adama katılmaya, onunla birlikte akan suyu seyretmeye başladılar. Bu karışıklığı daha da arttırdı. Zenginleşenlerin de, yoksullaşanların da sayısı arttı. Bu kez zenginler geceleri köprünün üzerinde geçirirlerse yoksullaşacaklarını gördüler. "Neden yoksullara biraz para verip bizim için çalmalarını sağlamıyoruz? " diye düşündüler. Sözleşmeler imzalandı. Maaşlar yüzdeler belirlendi. (Her iki tarafta pek çok sahtekarlıklar yaptılar elbette; insanlar hala hırsızdılar.) Ama sonuçta zenginler daha zengin, yoksullar daha yoksul oldular. Zenginlerin bir kısmı öylesine zenginleştiler ki, artık çalmaları ya da kendileri için çaldırmaları gerekmiyordu. Ama çalmayı bırakırlarsa çok geçmeden yoksullaşacaklardı; yoksullar bunu sağlardı. Onun için yoksulların en yoksullarına mallarını öbür yoksullardan korumak için para verdiler. Böylece polis kuvvetleri kuruldu, hapishaneler açıldı.

Dürüst adamın oraya gelişinden birkaç yıl sonra kimse çalmaktan, soyulmaktan söz etmez oldu, artık yalnızca ne kadar zengin ya da yoksul olduklarını konuşuyorlardı. Gene de bir miktar hırsız kalmıştı. Bir de dürüst olan o bir tek adam vardı, o da zaten çok geçmeden açlıktan öldü.”*

Kısaca  “Bir memlekette, namuslular, namussuzlar kadar cesur olmadıkça, o memlekette kurtuluş yoktur”

Sağlıcakla kalın..
                                                                                
*( İtalo Calvino´dan Kara Koyun adıyla dilimize çeviren, İnci Asena, Adam Sanat Dergisi, Ağustos 1994, s.24-25)

Yorum Yaz
Facebook Yorum Yaz
aras
hikaye için teşekkürler.aslında bu hikaye günümüzde çok bilinen bir hikaye.ama son söz çok önemli namuslular en az namussuzlar kadar cesaretli olmalı ki herşey güzel olsun
yukarı çık