Kastamonu Cideli Recep Erarslan, 1973’te bahçıvanlık yapmaya başladığı İstanbul’un Küçük Langa’sında 2000’lere, bostanlar yok edilene kadar çalıştı. Ardından ailesiyle beraber Yedikule Suriçi’nde, tarihini 17. yüzyıla kadar takip edebildiğimiz İsmailpaşa Bostanı’nda yaşamaya ve çalışmaya devam etti. Ta ki, bu bostan da Temmuz 2013’te Fatih Belediyesi’nin sözde "park projesi" sebebiyle moloza gömülene dek. Tarihi İsmailpaşa Bostanı’nın bereketli toprağı bugün hâlâ molozların altında yatarken, 19. yüzyıldan kalma tescilli kagir evi ve ahırı ise çürümeye devam ediyor.

Recep Erarslan ile yollarımız 2010 yazında tarihçi Aleksandar Shopov sayesinde kesişti. Kendimize İstanbullu derken aslında İstanbul’un toprağını hiç tanımadığımızı, şehirliliğin bambaşka hallerine yabancılığımızı o tanışmayla fark etmeye başladım. İstanbul’un sürprizleri bitmiyordu işte. Ben büyülenmişçesine maşulaların arasında gezinir, surları seyre dalmış şehrin kalbinde böyle bir yerin nasıl var olabildiğini anlamaya çalışırken bostanda hayat yüzyıllardır akıyordu. Kuyudan gelen sular havuzda toplanıyor, kanallar vasıtasıyla ekinlere varıyordu. Görünen ve görünmeyen türlü hayvanlar da kuşkusuz bostanın keyfini sürüyorlardı. Sıcaktan soluklanmak için yerleştiğimiz bir ağacın gölgesinde bize serin bir kavun ikram etti ve uzun uzun sohbet ettik. O günü unutmam mümkün değil, şehre dair tanıdığımı, bildiğimi sandığım her şey orada alt üst olmuştu. 

Kara Surları artık sadece bir fetih nesnesi değil; onu iki yanından sarmalayan bostanlarıyla dimdik ayakta, çocukların oyunlar oynadığı, insanların gezip manzaranın keyfini çıkardığı, mutfak alışverişini de yaptığı laflamaya da uğradığı bir alanın, yaşamın parçasıydı. Recep amcadan öğrendiklerimizi saymaya kalksak muhakkak kendisine haksızlık etmiş olacağız. Kıymetini, hikmetini, iyisiyle kötüsüyle insanlığını kısacık bir metne sığdırmak mümkün mü? Dahası, İstanbul için manasını ve nasıl bir mirasın kalbinde yaşadığını anlatabilir miyiz?

Bir süredir ağırlaşan sağlık problemleri sebebiyle bekliyorduk ölüm haberini. Ancak bu çaresiz bekleyiş ne kaybın acısını ne de öfkesini azaltıyor. Gönül ister ki, gücü yettiği her gün ona ümit ve hayat veren bostanının içinde çalışırken, yorgunluk çayı içerken, bize kavun keserken, dut toplarken, ebegümeci neye benzer, marul tohuma kaçınca ne yapılır bunları anlatırken hatırlayıp düşleyelim. Ancak tüm bu güzelliklerin ardında yaşananlar oldukça sertti. Son 50 senede İstanbul’un hoyrat dönüşümünden o ve pek çok bostancı nasibini almıştı. 

2013’ten beri sur dışında, Yedikule Kapısının dibinde (1629 ada 10 parsel) bostancılığa devam eden Recep Erarslan'dan İstanbul Valiliği Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü tarafından 23/05/2017-13/11/2019 tarihleri arasında bostan kullanımına mukabil 1.897.357,00-TL ecrimisil bedeli talep edildi. Erarslan’a gönderilen 4 Aralık 2019 tarihli ihbarnamede, bu akıl almaz bedel tek bir cümleyle açıklanmıştı: "tamamı Hazineye ait taşınmazın … bostan + sebze bahçesi + botanik bahçe yapılmak suretiyle fuzulen işgalinden dolayı"... 

2018’de bir röportajında, Recep Erarslan Hazine’den gelen belgeye isyan ediyordu: "Böyle bir artış olmaz, bilgisayar hatası mıdır nedir? 14 ay değil, 14 senede dahi bu parayı bir bahçıvan bir araya getiremez … Park zaten her yerde var ama bu bostanları, beş on sene sonra hiç İstanbul’un içinde bulamayacaklar, çok da arayacaklar..." 

Recep Erarslan’a Hazine cezası: Bostanını iki buçuk sene işletmenin bedeli 1 milyon 897 bin lira.Recep Erarslan bu fahiş, orantısız ve adil olmayan ecrimisil bedelleri altında ezilen tek bostancı değil elbette. Kendi gibi kale alınmayan, kiracı olamayan ve işgalci konumuna itilmiş pek çok bostancı, İBB ile Hazine arasında bile uzlaşılamamış bir ecrimisil karmaşasında, ağır ve keyfi işgaliye bedelleri ile, bazen aynı parsel için iki ayrı kuruma ecrimisil bedeli ödemek zorunda bırakılarak tarım yapmaya ve kentin gıda ihtiyacını karşılamaya devam ediyorlar. 

2013’te senelerdir ailesiyle yaşadığı bostan moloza gömüldükten sonra maddi, hukuki ve psikolojik olarak ağır bir yük altında kalan Recep Erarslan’a kanser teşhisi konmasına rağmen bostanlardan ve üretmekten asla vazgeçmedi. İstanbul’da mesleği öğrendiği Bulgar, Arnavut, Rum, Makedon bahçecileri anmayı hiçbir zaman unutmadı. Severek yaptığı bir mesleğin ötesinde kendini adadığı bir hayat uğraşıydı bahçecilik. Bunun için mülk sahibi olması gerekmiyordu, farklı bir bağdı onunkisi.

Kanserle beraber hayatında ilk defa doktor görmek zorunda kalan Recep amcanın dileği bir emekli maaşının olabilmesi ve sağlık sistemine ücretsiz erişimdi. Şehir bostancıları, meslekten dahi sayılmayan bostancılıktan emekli olamadıkları gibi, üretici oldukları halde Çiftçi Kayıt Sistemine dahil olamıyorlar. Ürünleri hale alınmıyor, kooperatifleşemiyor, üretimleri için ihtiyaç duydukları malzemeleri almakta zorluk çekiyor, üstüne üstlük sürekli zabıta ve yıkım tehdidiyle karşılaşıyorlar. 1500 yıldır şehri besleyen bostancılar, bugünün İstanbul’unda itibarsız ve güvencesiz bırakılarak, "uzmanlar"ın hor görüşlerine rağmen çalışmaya ve üretmeye devam ediyorlar. 

Recep amca, karısı Ayşe Erarslan’a hayal ettiği emekli maaşı yerine yaklaşık 2 milyon lira ecrimisil borcu bırakarak bu dünyadan ayrıldı. Sözümüz olsun, Recep amcayı işlediği toprağı yaşatarak hatırlayacak, İstanbullular olarak nasıl bir kıymeti kaybetmenin eşiğinde olduğumuzu ve başka türlü bir İstanbul yaşamının ihtimalini onun rehberliğinde düşünmeye, konuşmaya devam edeceğiz. 

HABER MERKEZİ