CHP’li İBB Meclis Üyesi Mimar Esin Hacıalioğlu Dünya Çevre Günü nedeni ile AKP İktidarının çevreye verdiği önemi(!) Mecliste dile getirdi: “On yılı aşkın AKP İktidarları döneminde; sermaye ve finans odaklı yapılanmanın tamamlanması amacıyla bütün Ülke topraklarında “yağma politikaları” yürürlüğe sokulmuştur. Bu kapsamda koruma alanları, ormanlar, tarım alanları, kıyılar, milli parklar, doğal sit alanları, meraların yer aldığı kentsel ve kırsal alanlar yapılaşmaya açılmıştır. Nükleer santraller, köprüler ve otoyollar, havaalanları, hidroelektrik santraller gibi birçok projenin çevreye olan etkilerinin değerlendirilmeden uygulanması için hukuka aykırı yasal düzenlemeler yapılmıştır. Tarımı gözden çıkaran politikalarla verimli araziler toprak ve üretim kaybına uğramış ve denetimsiz madencilik faaliyetleri nedeniyle doğa tahrip edilmiştir. Bu politikalar ve son yıllardaki tüm yasal düzenlemeler sonucu çevre sorunlarına yönelik yürütülen mücadele giderek "Çevre Mücadelesi "ne diğer bir ifadeyle küresel ölçekte  "yaşam alanı mücadelesine" dönüşmüştür. Kentin yöneticisi olan bizler, tarihsel, kültürel ve doğal değerlerin korunması, tarım arazilerinin ve orman alanlarının korunması, kent ve planlama politikalarının kamu yararına geliştirilmesi, herkesin temel hak ve hürriyetlerden eşitlik ve sosyal adalet gereklerince yararlanma hakkının sağlanması ve korunmasıyla yükümlüyüz. Bu bağlamda çevre karşıtı yatırım ve plan kararlarının ivedilikle durdurulması, meclis üyesi olan bizlerin ve yeni seçilen TBMM üyelerinin önündeki en önemli hukuki ve toplumsal sorumlulukların başında gelmektedir”

İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) 2015 yılı Haziran Ayı Meclis toplantılarında Dünya Çevre Günü dolayısı ile CHP Grubu adına görüş, öneri ve elkeştirilerini meclis üyeleri ve kamuoyu ile paylaşan CHP İBB Meclis Üyesi mimar Esin Hacıalioğlu’nun gündem dışı konuşmasının tam metni, Sayın Başkan, Değerli Meclis Üyeleri; Hepimizin bildiği gibi 1972 yılında, 5 Haziran’ın "Dünya Çevre Günü" olarak kabul edildiği BM Stockholm Konferansında "Çevre Hakkı" bir insan hakkı olarak kabul edilmiş ve Konferans sonrası yayımlanan  Deklarasyonda; "… İnsanın; hürriyet, eşitlik ve yeterli yaşam koşulları sağlayan onurlu ve refah içinde bir çevrede yaşamak temel hakkıdır. İnsanın bugünkü ve gelecek nesiller için çevreyi korumak ve geliştirmek için ciddi bir sorumluluğu vardır. Bu bakımdan; kayıtsızlık, ırk ayrımı, ayrımcılık, kolonial veya diğer biçimlerde baskı, yabancı hâkimiyetini destekleyen, sürekli kılan politikalar mahkûm edilmiştir ve terk edilmelidir…" kararı alınmıştır.

Ancak alınan bu kararının hiç bir şey ifade etmediğini, aradan geçen yarım asra yakın zamanda izlenen uluslararası neo-liberal politikalar ile bu politikaların belirlediği ulusal politikalar göstermiştir. Doğal değerlerini hızla yitiren ülkemizde; hızlı kentleşme, iklim değişikliği, nüfus artışı ve göçün dönüştürücü etkileri en başta İstanbul’da olmak üzere birçok büyük yerleşimlerde etkisini göstermektedir.  Bu süreçte kentlerimiz, dönüşümün getireceği afetlere ve yapısal sorunlara daha açık ve güvencesiz hale gelmiştir.

On yılı aşkın AKP İktidarları döneminde; sermaye ve finans odaklı yapılanmanın tamamlanması amacıyla bütün Ülke topraklarında “yağma politikaları” yürürlüğe sokulmuştur. Bu kapsamda koruma alanları, ormanlar, tarım alanları, kıyılar, milli parklar, doğal sit alanları, meraların yer aldığı kentsel ve kırsal alanlar yapılaşmaya açılmıştır. Nükleer santraller, köprüler ve otoyollar, havaalanları, hidroelektrik santraller gibi birçok projenin çevreye olan etkilerinin değerlendirilmeden uygulanması için hukuka aykırı yasal düzenlemeler yapılmıştır. Tarımı gözden çıkaran politikalarla verimli araziler toprak ve üretim kaybına uğramış ve denetimsiz madencilik faaliyetleri nedeniyle doğa tahrip edilmiştir. Bu politikalar ve son yıllardaki tüm yasal düzenlemeler sonucu çevre sorunlarına yönelik yürütülen mücadele giderek "Çevre Mücadelesi "ne diğer bir ifadeyle küresel ölçekte  "yaşam alanı mücadelesine" dönüşmüştür.

Temel insan hakkı olan “sağlıklı çevrede yaşama” hakkını engelleyen, tarihi ve doğal dokuyu tahrip eden, kültürel değerleri yozlaştıran ve hukuksal denetimi devre dışı bırakan bu anlayış, kapılarını toplum katılımına kapatmıştır. Birbiri ardına planlanan ve yürürlüğe sokulan bu projelerle ilgili meslek odaları, bilim insanları, sivil toplum kuruluşları ve hatta kamu kurumları tarafından düzenlenen raporlar göz ardı edilmiş, yargı kararları yok sayılmıştır. Yağmanın önünde engel olarak görülen meslek odaları başta olmak üzere, yargı, kamu kurumları, sivil toplum kuruluşlarının işlevsizleştirilmeye ve duyarlı toplumsal muhalefet baskı altına alınmaya çalışılmaktadır. Ormanlardan meralara, kıyılardan akarsulara, tarım alanlarından yaylalara kadar tüm doğal alanlarımıza ilişkin onlarca mevzuat değişikliği yapılarak kültürümüze, kimliğimize, kamusal alanlarımıza, yapılı ve yapısız çevremize yani yaşam alanlarımıza benzeri görülmemiş bir saldırı sistemli olarak yaygınlaştırılmıştır.

Anayasa’ya aykırı olarak uluslararası nitelikte tüm insanlığa ait doğal kültürel, arkeolojik tarihi koruma alanları kontrolsüz ve sınırsız bir şekilde yapılaşmaya açılmıştır. Çevre Düzeni Planlarıyla, ülke ve dünya ölçeğinde ekolojik öneme sahip, çevre kirlenmeleri ve bozulmalarına duyarlı toprak ve su alanlarını içeren, sahip olduğu biyolojik çeşitliliğin, doğal varlıkların ve bunlarla ilgili kültürel varlıkların gelecek kuşaklara ulaşmasını sağlamak üzere statü verilen alanlarımız gözden çıkarılmıştır.

Dışa bağımlı enerji politikalarının bir sonucu olarak HES’ler, ithal kömüre dayalı termik santraller ve nükleer enerji santralleri, ülkenin enerji ihtiyacına yönelik bir planlama yapmadan enerji kaynakları için bir denge gözetmeden, gelişigüzel yer seçimiyle yaşam alanları tehdit edilmektedir. Ülke topraklarının tamamı sınırsız, kontrolsüz ve kuralsız bir şekilde madencilik uygulamalarına açılmıştır.

Toplumsal mücadele alanı olan ve toplumsal belleğimizin yapıtaşları haline gelmiş; mahallelerimiz, sokaklarımız, meydanlarımız, parklarımız otoriter zihniyetin baskı aracına dönüştürerek, araç öncelikli, rant temelli düzenlemelerle kapitalizmin kar hırsıyla talan edilmekte ve birer birer yok edilmektedir. Kentsel dönüşüm projeleri ile yalıtılmış bölgeler oluşturulurken, kentler kimliklerini kaybetmekte, insanlara hiçbir standardın uygulanmadığı, altyapısız kentlerde yaşam dayatılmaktadır. Üçüncü köprü, Kuzey Anadolu otoyolu gibi su havzalarını, kıyıları, tarım alanlarını, meraları ormanları tahrip eden büyük (mega) projeler hız kaybetmeden şuursuzca bir biri ardına uygulamaya sokulmaktadır. Kentin yöneticisi olan bizler, tarihsel, kültürel ve doğal değerlerin korunması, tarım arazilerinin ve orman alanlarının korunması, kent ve planlama politikalarının kamu yararına geliştirilmesi, herkesin temel hak ve hürriyetlerden eşitlik ve sosyal adalet gereklerince yararlanma hakkının sağlanması ve korunmasıyla yükümlüyüz. Bu bağlamda çevre karşıtı yatırım ve plan kararlarının ivedilikle durdurulması, meclis üyesi olan bizlerin ve yeni seçilen TBMM üyelerinin önündeki en önemli hukuki ve toplumsal sorumlulukların başında gelmektedir.

Dünya Çevre Gününde; "Çevre Hakkı’nın bir "yaşam alanı mücadelesi" olduğu, çevreyi korumanın insani değerlere, doğal varlıklara, kentimize, mahallemize, meydanlarımıza, parklarımıza, sokaklarımıza kısacası yaşamımıza sahip çıkmak olduğu, özgürlüğümüzün de teminatı olduğu bilinciyle; Geleceğimizin garantisi olan doğal alanlarımızda sınırsız, kuralsız ve kontrolsüz madencilik ve HES, RES uygulamalarına son verilmesini, Orman alanlarımızın termik santrallere, cüruf, depolama vb. alanlara heba edilmemesini, Bilimin, tekniğin, planlamanın bir gereği olarak afete duyarlı yaşam çevrelerinin oluşturulmasını, Kentlerin, doğa ile uyumlu, insan ölçeğinde, engelsiz yaşanabilir bir biçimde planlanmasını, Doğal ya da kentsel tüm yaşam alanlarımıza ilişkin planlanma ve projelendirilme süreçlerinde, yurttaş katılımını sağlayacak demokratik birlikte karar alma süreçlerinin oluşturulmasını, Toplumsal uzlaşmayı, barışı, dayanışmayı yeşerten mahallelerimizin, sokaklarımızın, meydanlarımızın, parklarımızın özgürleşmesini, talep ediyor ve yargı kararlarına rağmen doğanın, kentlerimizin talan edilmesi ve toprak üzerinde bir rant ve iktidar alanının oluşturulmasını bir kez daha reddediyoruz…

CHP olarak 5 Haziran Dünya Çevre Günü’nde; yaşam değerlerimizin korunması, nitelikli ve sağlıklı yaşam çevrelerinin oluşturulması, Ülkemizin özgür ve demokratik geleceği için yükselen “Gezi duyarlılığı” anlayışı doğrultusundaki mücadeleye devam etmekte kararlı olduğumuzu bir kez daha vurguluyoruz. Saygılarımla, Esin Hacıalioğlu