• Cinayet Hükümlüsü 15 Yıl sonra Yakalandı
  • Ağır Bakım İhallesinde Son nokta
  • Zeytinburnu AK Parti Meclis Üyeleri
  • Zeytinburnu CHP Meclis Üyeleri
  • İşte Zeytinburnu'nun Yeni Muhtarları
SICAK HABER
Karakter Boyutu :
MEHMET ÇETİN ÇIMAGİL

ERDOĞAN ÖZAL’IN AÇTIĞI YOLDA İLERLİYOR

2012-04-16 17:51:29

HALİL TURGUT ÖZAL KİMDİR?

Turgut Özal, 13 Ekim 1927’de Malatya’da doğdu. Babası Mehmed Sıddık banka memuruydu. Annesi Hafize Hanım ise ilkokul öğretmeniydi. Özal dört yaşında iken aile Bilecik’in Söğüt ilçesine taşındı. Burası, Anadolu Selçuklu Sultanı Alaaddin’ Keykubat’ın Ertuğrul Bey’e yurtluk olarak verdiği, sonra da Ertuğrul Bey’in oğlu Osman Bey’in Osmanlı Devleti’nin temelini attığı yerdir. Yetiştiği bu çevre, Turgut Özal’ın kişiliğinin oluşumunda temel rol oynayacaktır.

turgut özal

Bir dönem sonra Silifke'ye taşındıktan sonra, pilot olmayı isteyen Özal eşeğin üzerinden düşerek kolundan sakatlandı. Bu kaza sonucu bir kolu biraz daha kısa kalmış ve pilotluk hevesi de suya düşmüştü.

Mehmed Sıddık Bey’in görevi nedeniyle aile sık sık il değiştirir. Nitekim Özal bu arada ortaokulu da Mardin’de bitirir fakat Mardin’de lise yoktur. Annesi Hafize Hanım, oğlunun ya Konya Lisesi’nde ya da Kabataş Lisesi’ni okumasını arzu etmektedir. Her iki okul da paralıdır. Özal’ın paralı yatılı okuması gerekmektedir. Böylece Özal, 25 lira daha ucuz olduğu için, Kabataş’a değil, Konya Lisesi’ne verilir. Fakat bu arada ortanca oğul Korkut da Ortaokulu bitirir. Ailenin her iki çocuğu da paralı yatılı okutmaya gücü yetmemektedir. Aile buna da bir çözüm yolu bulur. İki kardeş de dayıları Süleyman Doğan’ın Malatya’daki evlerine belli bir kira karşılığında yerleştirilir. Yeğenleri Hüsnü de yanlarında kalacaktır.

Aile sonunda Kayseri’de tekrar buluştu. Özal liseyi Kayseri’de bitirir. Turgut Özal girdiği üç fakültenin de imtihanlarını başarır. Fakat bunların arasından İTÜ’nün Elektrik Mühendisliği’ni seçer. Burs almaya başlayınca ailesine yük olmaktan kurtulur. 1950 yılında mezun olur.

Özal’ın tahsil hayatı yokluklar arasında geçmişti. Hayata atıldıktan sonra hayır amaçlı çeşitli cemiyetlerde görev alması bu sebebe dayanıyordu. Hatta öyle ki Devlet Planlama Teşkilatı’nda çalışırken, daireye uğrayan ihtiyaç sahibi bir fakire verecek bir şey bulamayınca üzerindeki elbiseleri çıkarıp vermişti.

Üniversite yıllarında gençlik hareketlerinde de aktif rol alır. Talebe Cemiyetinde yardım kolu başkanlığı yapar. Kardeşi Korkut’la birlikte, “Anadolu’nun bağrından kopanlara İstanbul’u Tanıtma Kulübü’nü kurar. 1940’lı yılların o insan hak ve hürriyetleri açısından sıkıntılı günlerinde, Mareşal Fevzi Çakmak’ın cenazesinin İslâmi usullere göre gömülmesi ve vatandaşın omuzlarında taşınması konusunda aktif rol oynar.

AİLE HAYATI

Turgut Özal, 1952 yılına kadar kısa süreli bir evlilik yapar. Bu evlilikten sonra çalıştığı kurum Elektrik İşletmesi Etüd İdaresi'nde daktilocu olarak görev yapan Semra Özal ile evlendi. Bu evlilikten Ahmet, Zeynep ve Efe adlı üç çocuk sahibi oldu.

KARİYERİ

Evlendikten sonra, Amerika'ya gider. Burada Özal ekonomi branşında eğitim alır.Geri döndüğünde EİEİ Genel Müdür Yardımcısı (ya da Genel Direktör Teknik Müşaviri; kayıtlar arasında ikilem mevcut) olur ve Türkiye'de elektrifikasyon üzerine projelerde çalışır.1958 yılında Planlama Komisyonu'nda sekretarya görevini yaptıktan sonra 1959 Devlet Su İşleri Genel Müdürü 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel de, bu dönem içerisinde yedek subay öğrencisi olarak aynı kurumda çalışır. ANAP kayıtlarına göz gezdirecek olursak, Özal'ın ona komutanlık ve öğretmenlik yaptığını görebiliriz. Askerliği sonrasında Devlet Planlama Teşkilatı'nın kuruluşunda çalıştı.
 
1965 seçimlerinden sonra Başbakan olan Süleyman Demirel’in yanında önce danışmanı olarak görev alan Özal, daha sonra da 1967 yılında DPT Müsteşarlığı’na getirildi. DPT’de sol planlamacılar ağırlıkta olmasına rağmen, ısrarla planlamada özel girişime ağırlık verilmesi gerektiğini savundu. 12 Mart 1971 askeri darbesinden sonra DPT’daki görevinden ayrıldı ve Amerika’ya gitti. Burada 1973 yılına kadar kalan ve Dünya Bankası Sanayi Dairesi’nde sanayi ve maden konularında özel danışmanlık görevi yapan Özal, yurda dönüşünde özel sektörde bankacılık, demirçelik, otomotiv sanayi, tekstil, gıda, döğme ve döküm alanlarında yönetici olarak çalıştı. 1977 Genel Seçimlerinde MSP’den İzmir Milletvekili adayı oldu ve seçimi az bir farkla kaybetti. Daha sonra MESS’de Sendika Başkanı olarak görev yaptı. Kasım 1979 yılında Süleyman Demirel Başkanlığında kurulan azınlık hükümetiyle tekrar devlet memurluğuna dönen Özal’a, Başbakanlık Müsteşarı ve DPT Müsteşar Vekilliği görevi verildi. Türk ekonomisinin liberalleşmesini hedefleyen 24 Ocak kararlarının hazırlanmasında aktif görev aldı.

 12 Ocak 1980 askeri darbesinden sonra kurulan Bülend Ulusu Hükümeti’nde ekonomik işlerden sorumlu Başbakan Yardımcılığı görevine getirildi. 22 ay kaldığı görevinden 14 Temmuz 1982 yılında istifa etti 20 Mayıs 1983’te Anavatan Partisi’ni kuran Özal 12 Eylül sonrası yapılan ilk serbest genel seçimlerde 6 Kasım 1983’de 211 milletvekili çıkararak toplam 400 kişiden oluşan parlamentoda çoğunluğu sağladı ve iktidar oldu.

 Milli Güvenli Konseyi, seçimin Milliyetçi Demokrasi Partisi tarafından kazanılmasını ve Halkçı Parti’nin de ana muhalefet partisi olmasını arzu ediyordu. Özal’ın seçimleri kazanması sürpriz oldu. Kenan Evren Hükümeti kurma vazifesini Özal’a vermekte biraz tereddüt gösterdi ve Hükümeti de ancak 13 Aralık 1983’te onayladı. Birinci Özal Hükümeti 24 Aralık’ta güvenoyu aldı. İdari ve mali alanda devrim sayılacak kararlara imzasını attı ve ilk yapılan yerel seçimlerde de ezici bir üstünlük sağladı. 1984 yılı Mart’ında yerel yönetimlerde de iktidar oldu.

 13 Nisan 1985’te yapılan ilk büyük kongrede tekrar genel başkanlığa seçilen Özal, 1987 yılında yapılan genel seçimlerde de 292 milletvekili çıkararak TBMM’de çoğunluğu sağladı. İkinci Özal Hükümeti 21 Aralık 1987 de açıklandı ve bu hükümet Türkiye Cumhuriyeti’nin 47. Hükümeti oldu.18 Haziran 1988’de yapılan Anavatan Partisi 2. Olağan Kongresi sırasında Özal’a suikast girişiminde bulunuldu ve elinden yaralandı. Özal aynı gün tekrar oy birliğiyle genel başkanlığa seçildi.31 Ekim 1989’de Kenan Evren’den boşalan Cumhurbaşkanlığı makamına seçildi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin 8. Cumhurbaşkanı olarak 9 Kasım 1989’da göreve başladı.

 

Herkes Özal’ın laik bir ülkenin cumhurbaşkanı olarak cuma namazına gidip gitmeyeceğini merakla bekliyordu. Fakat o her zamanki gibi rahat ve tabulara meyden okuyan tavrıyla Ankara Kocatepe Camii’ne gitti ve cuma namazını kıldı. O gün Kocatepe’de izdiham yaşandı ve halk sevincinden gözyaşlarına boğuldu.

Türkiye’nin bölgesinde etkin rol oynamasını isteyen Özal, Balkanlara ve hemen peşinden Orta Asya’ya yaptığı o uzun ve yorucu seyahatlerden sonra döndüğü o çok sevdiği vatanında, 17 Nisan 1993’te vefat etti.

 Cumhurbaşkanı seçildiğinin ertesi günü sevinç gözyaşlarıyla kendisini Kocatepe Camii’nde karşılayan halk, bu kez onu ayrılık gözyaşlarıyla aynı yerden uğurladı.
 “Öldükten sonra beni İstanbul’a defnedin, kıyamete kadar Fatih Sultan Mehmed’in manevi ruhaniyeti altında bulunmak istiyorum” şeklindeki vasiyetine uyularak Adnan Menderes’in de bulunduğu yere defnedildi.Halen kabri, çok sayıda vatandaş tarafından ziyaret edilmektedir.

ÖZAL’IN VİZYONU

1 Kasım 1983 günü yaptığı televizyon konuşmasında şöyle demektedir:“6 Kasım 1983 Pazar günü Allah’ın izniyle sandık başına gideceğiz. Genel seçimler yapılacak. Milletçe aldığımız nice dersten ve üç yıllık bir aradan sonra memlekette yeniden siyasi hayat başlayacak.ANAP programını hazırlarken şu üç noktaya önem verdik.

Bunlar nedir?

Bir tanesi, bizim milliyetçi muhafazakâr bir parti oluşumuzdur. Yani biz, eğitim ve kültür meselelerimizde örf ve adetlere, ananelere bağlılığımızı ifade etmişizdir. Milli ve manevi değerlere saygılıyızdır. Bunların yücelmesini isteyen partiyizdir. Onun için bize milliyetçi-muhafazakâr bir parti denilebilir ve inanıyoruz ki Türkiye/de halkımızın yüzde 90′ı da bu kanaattedir.İkinci görüşümüz, iktisadi görüşümüzdür. Biz memlekette iktisadi sistemin serbest rekabet düzeni olmasını ve vatandaşın teşebbüsünün desteklenmesini istiyoruz.

Üçüncü tarafımız, sosyal adaletçiliğimizdir. Biz bu memlekette vaktiyle sosyal adaletçi geçinen partiler gibi değiliz. Bizim sosyal adaletçiliğimiz hayalci değildir. Biz akılcı sosyal adaletçiyiz. Bu memleketin gerçeklerini biliyoruz. Sosyal meseleleri halletmenin yolunun iktisadi meseleleri halletmekten geçtiğini de biliyoruz. İktisadi gücü olmayan hiçbir memleket sosyal meselelerini halledememiştir.”

Siyasete neden atıldığını, neden parti kurmaya karar verdiği sorularını şu şekilde cevaplandırır:1960′tan beri devlet gemisinin kaptan köşkünde pek çok birleştirmenin siyaset sosyolojisine ve eşyanın doğasına aykırı olduğunu öne sürenlerin yoğun eleştirilerine rağmen, Özal, bu amacını gerçekleştirir. ANAP, dört eğilim için bir kavşak noktası olur.Köklü reformlar yapmak, tabuları yıkmak ve büyük değişimi gerçekleştirmek için toplumsal destek şarttır.

Çok değişik düşünce odaklarının oluştuğu ve bunların uzlaşmasının çok güç olduğu bir ortamda, böyle bir toplumsal destek nasıl sağlanacaktır? Aşırı düşünce çatışmasından, uzlaşmış bir barış toplumu çıkararak… Farklı eğilimleri bir araya getirerek ve harika bir siyasal mozaik yaratarak…
Özal, işte bunu başaracaktır. Siyasal yıpranmayı, siyaset sosyolojisinin kurallarını sarsmayı, eşyanın doğasına aykırı bir olayı gerçekleştirmeyi ve “pay kaptırmamak” için adeta can havliyle yapılan saldırıları göze alarak, göğüsleyerek… İkna ile hoşgörü ile sevgi ile… İşte, “1983 ruhu” dedikleri budur.

“1983 RUHU”

1980 öncesinde birbirine kurşun sıkanlar, birbirini can düşmanı görenler, bu sevgi ve barış kavşağında buluşarak, ellerini dostça ve hoşgörüyle birbirine uzatırlar. O dost eller, Özal’ın kişiliğinde, iki elin baş üstünde birleşmesiyle “ANAP Selamı”na dönüşür. Ellerin baş üstünde birleştiği yer, sevgi ve hoşgörünün kavşak noktasıdır.

Turgut Sunalp’ın Milliyetçi Demokrasi Partisi’nin, Necdet Calp’ın Halkçı Partisi’nin ve Turgut Özal’ın Anavatan Partisi’nin 6 Kasım seçimlerine girmeleri kesinleşir.Seçim propagandası bütün hızıyla sürerken, 4 Kasım 1983 günü, herkesi şok eden bir olay olur.Cumhurbaşkanı Kenan Evren, televizyonda zehir zemberek bir konuşma yapmakta ve açıkça Özal’ı hedef almaktadır:
 
“Geleceğin iktidarına talip olan yeni partilerimiz birçok tatlı vaatlerde bulundular. 1980-1981 yılları arasında ekonomik durumun düzelmesini kendilerine mal edenleri, ekonominin tabii kanunlarını bu memlekette kendisinin bildiğini söyleyenleri, bilgi, beceri ve işbirlik vasıflarının Allah tarafından yalnız kendilerine verildiğini büyük bir gururla her gün çekinmeden ifade edenleri, ihracatın sihirli değneğinin yalnız kendilerinde bulunduğunu, bugüne kadar gelmiş geçmiş bütün yönetimlerin hatalı hareket ettiklerini, ancak kendilerinin hatalı olmadığını, yapılmış faydalı yatırımlarda kendi paylarının bulunduğunu, enflasyonu ancak ve ancak kendilerinin aşağı çekebileceğini, anarşi ve terörün başlıca sebebinin ekonomik kriz olduğunu, herkesi ev sahibi yapacaklarını, orta direği yalnız kendilerinin ayakta tutabileceğini ve daha birçok tatlı vaatler dinlediniz. Elbette böyle söyleyeceklerdir. Hiçbir satıcı benim malım çürük der mi? inşallah gerçekleştirirler. Ancak, üzüntü veren taraf, 12 Eylül/ den sonra yönetimde görev alıp, görevde kaldıkları sürece bütün iyi kararları kendilerinin aldığını, Ekonomik Kurul’u, Bakanlar Kurulu’nu ve Milli Güvenlik Konseyini adeta ortada yok kabul etmeleridir. 12 Eylül’ den sonra alınmış bütün kararların Milli Güvenlik Konseyi’nin tasvibinden geçtiğini, tasvip edilmeyenlerin yürürlüğe konmadığını bildikleri halde, daha iktidara gelmeden, şimdiden bu şekilde hilaf-ı hakikat beyanda bulunanların, bundan sonra ne yapabileceğini takdirinize sunmak isterim. ”Konuşmasına, hedefinin” genel” olduğu izlenimi vermeye çalışan, kişi veya parti adı vermeyen Evren’in, Özal ‘ı hedef aldığı açıkça bellidir.

6 KASIM 1983 PAZAR

Türk seçmeni üç yıllık aradan sonra yeniden sandık başına gidip oy kullanabildiği için mutludur.Anavatan Partisi oyların yüzde 45.15′ini alarak 400 milletvekilliğinden 211 ‘ini kazanmıştır. ANAP’ın seçimleri kazandığı kesinleşmiştir. Ama Milli Güvenlik Konseyi, iktidarı ANAP’a teslim edecek midir?

Evren’in ve Konsey’in artık yapabileceği bir şey yoktur. Seçimlerden tam bir  ay sonra, 7 Aralık 1983 günü, Çankaya Köşkü’ne davet edilen Özal’a hükümeti kurma görevi verilir. Turgut Özal artık Başbakan’dır. Başbakan, Özal’ın işi hiç de kolay değildir.

Bir yanda, halkın sıkıntıları ve beklentileri, çözüm bekleyen yığınla sorun… Seçim propagandası sürecinde halka verilen sözler, yapılan vaatler… Öte yanda, demokrasiye geçilmiş olmasına rağmen, askerlerin devam eden baskısı Çankaya’nın ve Milli Güvenlik Konseyi’nin, sivil hükümetin başında demoklesin kılıcı gibi sallanan müdahale ve engelleme ihtimali.

Amerikan Time dergisi muhabirinin, Evren’le ilişkileri konusundaki sorusuna Özal şu cevabı verir: “Geçimsiz bir insan değilim, iyi huyluyumdur. Sayın Cumhurbaşkanımız da öyledir. Geçmişe değil, geleceğe bakıyoruz. Çünkü Türkiye’nin çıkarları işbirliği ve karşılıklı anlayışta yatmaktadır. ”
Özal’ın tek amacı vardır: Bu dönemi kazasız belasız atlatmak. Cumhurbaşkanı ile sürtüşmeye girmenin partisi için iyi olmayacağının ve başlatacağı reformlarda önemli tıkanmalara sebep olacağının bilincindedir.

Cumhurbaşkanı Evren, Başbakan Özal’ın Bakanlar Kurulu listesini 13 Aralık i 983′te onaylar ve Türkiye Cumhuriyeti’nin 45. hükümeti kurulmuş olur“ilk günler, ilk aylar bizim için çok önemli. Ekonomik ve sosyal reformlar ilk yıl içinde bitirilmeli. Bu sebeple işi ilk günden sıkı tutacaksınız.”
 Hükümet programı, 20 Aralık 1983 günü Meclis’te okunur. Herkes ve özellikle muhalefet hayretler içindedir. Çünkü hükümet programı diye okunan metin, noktası ve virgülüyle bile parti programının aynısıdır. Muhalefet partilerinin sözcüleri, “Böyle hükümet programı olur mu? Seçime giderken söylediklerinizi hükümet programı diye bize yutturmaya mı çalışıyorsunuz?” diye tepki gösterirler.
Oysa Türk toplumu ilk kez politikada gerçekçilikle karşı karşıyadır. Seçim meydanlarında ne söylenmişse, parti programında neler vaat edilmişse hepsi yapılacaktır.

Turgut Özal kimdir?

HÜKÜMET PROGRAMI

Hükümet programı olarak da ilan edilen parti programında, toplumun refahına öngören şu ilkelerin hayata geçirilmesi hedeflenmiştir:

—Huzur ve güveni sağlamak
—Enflasyonu aşağıya çekmek
—Çiftçi, işçi, memur, esnaf ve emeklinin meydana getirdiği orta direği güçlendirmek
—İşsizliği önlemek
—Başta Güneydoğu olmak üzere kalkınmada öncelikli yöreleri geliştirmek
—Enerji sorununu çözmek
—Toplu konuta hız vermek
—Vergilendirmek
—Enflasyonun üstünde ücret vermek
—Bürokrasiyi azaltmak

Hükümet programında, serbest pazar ekonomisine geçilmesi, faizlerin serbest bırakılması, ihracatın arttırılması, KİT’lerin özelleştirilmesi, devletin küçültülmesi ve bireyin devlet karşısında imtiyazlı duruma getirilmesi de öngörülür. Özelleştirme ve devleti küçültme, 1950′den beri Meclis’te okunan bütün hükümet programlarında vardır. Ama hiçbiri uygulanamamış veya uygulamada büyük sapalar olmuştur. Hükümet programında öngörülenler ilk kez Özal döneminde hayata geçirilecektir.
Özal hükümeti, 24 Aralık 1983′te TBMM’de 213 kabul, 115 ret ve 65 çekimser oyla güvenoyu alır.Turgut Özal, 1980′li yıllarda dünyada esmeye başlayan değişim rüzgârlarının doğuracağı sonuçları herkesten önce görmüş ve sezmişti. Bu değişime Türkiye’nin ayak uydurabilmesi için, dışa açık ve rekabetçi sistemin esas alınması gerektiğine inanıyordu.

Türkiye, Batı’nın gelişmiş, sanayileşmiş ülkelerinin normlarında bir piyasa ekonomisine nasıl kavuşturulacaktı? Bu ekonomi rekabetçi olmalı, yani sadece ülke içinde ayakta kalabilmekten çıkarak dünya ekonomisiyle boy ölçüşebilmeliydi.

Bu düzeye gelebilmek için, özel sektörün pahalı maliyetlerle ürettiklerini iç pazarda satma alışkanlığından kurtarılarak, dışa açılmasının sağlanması gerekiyordu. Fakat bu o kadar kolay değildi. Koruma duvarları arkasına sığınmış, büyük teşviklerle desteklenmiş, ucuz negatif faizlere ve kur garantisine alışmış Türk sanayisini dışa açmak, rekabet gücü kazandırarak uluslararası alanda boy ölçüşebilecek bir sistemin iticisi haline getirmek Özal’ı en çok uğraştıran zorluklardan biri olacaktı. ‘

Özal’a göre başka çare yoktu. Bunlar mutlaka yapılmalıydı. Rekabetçi ekonominin bir dünya sistemi haline geleceğini ve sisteme aykırı davranan veya direnen ekonomilerin er geç çökeceğini biliyordu. Gazeteci Osman Ulagay’ın dediği gibi, “Bir küreselleşmeye doğru gidileceğini sezmişti. Bu sezgiyle, Türkiye’yi de öyle bir dünyaya ayak uydurabilecek konuma ulaştırmaya çalıştı.”

Özal, geleceğe yönelik isabetli görüşleri ve güçlü sezgileri olan bir insandı. Meselâ, 1990′ların başında dünyaya damgasını vuran olayları daha 1980′lerin başında görmeye ve sezmeye başlamıştı.
Özal, 1983 sonbaharında Başbakanlığa geldiğinde, dünyada siyasal, ekonomik ve sosyal açılardan yaşanacak büyük değişimi çoktan kavramıştı ve bu değişimin arkasında kalmamak, hatta birkaç adım önünde gitmek için her türlü hazırlığı yapmıştı. Yani o, dünyada 1990′lann başında başlayacak değişim rüzgârını daha 1983′ün sonlarından itibaren estirmeye kararlıydı. İnsanlık tarihinde yeni bir çağ başlarken, Türkiye hazırlıksız yakalanmayacaktı. Dünyayı saracak demokratikleşme ve serbest pazar ekonomisi akımının dışında kalmayacaktı. Hatta Özal’ın önderliğinde bu akımı biraz daha hızlandırıcı bir rol üstlenecekti.Dünyanın sarsıcı değişimlere gebe olduğu o dönemde, Özal’ın işbaşına gelmesi Türkiye için büyük şanstı.

Turgut Özal kimdir?

SAYIN ÖZAL’IN SAHİP OLDUĞU VİZYON, LİDERLİĞİN HEM FİZİKİ HEM DE DÜŞÜNCE YAPISI OLARAK EN İYİ YANSIMASIYDI

ÖZAL’IN TÜRKİYE’YE ÇİZDİĞİ YENİ MİSYON VE VİZYON
Özal’ın Hayalindeki Türkiye:Methodist Hastanesi’nde hayli uzun süren ameliyat sonrası nekahet döneminde, bir süredir kafasında oluşmaya başlayan “değişim” düşüncesinin ana hatlarını şekillendiren Özal, “İkinci Değişim Programına ilişkin ilk işareti, Türkiye’ye döndükten sonra, 4 Haziran 1992′de İzmir’de toplanan Üçüncü İktisat Kongresi’nde verecekti.Özal’ın, “ikinci Değişim Programı”‘nın ilk işaretini verdiği Üçüncü İzmir İktisat Kongresi’ndeki konuşması pek anlaşılamamış ve fazla yankı uyandırmamıştı. Özal’ın da istediği buydu. Programı aşama aşama, sindire sindire açıklayacak, böylelikle bütün platformlarda sürekli ve yoğun şekilde tartışılmasını sağlayacaktı.
Özal, “İkinci Değişim Programı”mn asıl ana hatlarını açıkladığı konuşmayı, 2 Ekim 1992 günü İstanbul Conrad Hilton Oteli’nde düzenlenen İş Dünyası Vakfı toplantısında yaptı. Büyük ilgi uyandıran o konuşmasında, devletin başındaki bir Cumhurbaşkanı olarak, mevcut düzenin tamamıyla değişmesi ve devletin tepeden tırnağa yeniden dizayn edilmesi gerektiğini söylüyordu.
Özal’ın gerek Üçüncü İzmir İktisat Kongresi’nde ve İş Dünyası Vakfı toplantısında, gerekse daha sonra çeşitli vesilelerle yaptığı konuşmalar, “ikinci Cumhuriyet” ve “Yeni Osmanlılık” teorilerinin ortaya çıkmasına neden olacaktı. Prf. Dr. Mehmet Altan, Özal’ın İkinci Değişim Programındaki sistemler topluluğuyla “ikinci Cumhuriyet”i tarif ettiğini, gazeteci Cengiz Çandar ise, Özal’ın Osmanlı’ya ve Balkanlar’daki, Kafkaslardaki, Orta Asya’daki Türk Cumhuriyetleri’ne gösterdiği yakın ilginin, bu Türk topluluklarının bir araya gelmesinden oluşacak yeni imparatorluk idealine dayandığını söylüyordu. Bu teorinin adı “Neo” veya “Yeni Osmanlılıktı.Özal’a göre, Misak-ı Milli sınırlanınız bir süre sonra değişecekti. “Bu ya lehimize ya da aleyhimize olarak değişecektir. Eğer pasif durursak aleyhimize değişir. Ne olursa olsun aynı kalmayacağı ortada. Bunu önceden görebilmek lâzım” diyordu.

Bu, Özal’ın fetih tutkusu içinde olduğunu mu gösteriyordu?

Hayır. Özal, coğrafik değil ekonomik yayılmacıydı. Türkiye’nin uluslararası etkinliğinin artırılmasına çalışıyor, ekonomik ittifakların Türkiye’yi büyük devlet yapacağına inanıyordu. Balkanlar’daki, Kafkaslardaki ve Orta Asya’daki Türk Cumhuriyetleri’ni ekonomik bir ittifaka bağlayacak, böylelikle Adriyatik’ten Çin Seddi’ne uzanan “Türk Birliği”ni yaratacaktı. ”
Birleşik Avrupa” gibi “Birleşik Türk Dünyası”…

EKONOMİYE VE SİYASETE KATKISI

Turgut Özal kapalı Türk ekonomisini dünya pazarına açtı, Dışa açık ekonomik modele geçti. İhracatta cesur bir teşvik politikası uyguladı. Konvertibiliteye geçerek halka döviz bulundurma, döviz hesabı açabilme imkanı sağladı. İstanbul Menkul Kıymetler Borsası’nı kurdu. Türk bankalarını batılı bankalarla rekabet edebilir konuma getirdi. İhracatta sanayi ürünlerinin payı yüzde 80’lere ulaştı.

Turgut Özal, gümrük duvarlarını yıktı, ithalatı tahsis sisteminden kurtardı. Yerli sanayicinin, serbest ithalatla giren malların kalitesine ulaşabilmesini çok istedi ve bunu nispeten sağladı. O hep gümrük duvarlarının indirilmesinden yanaydı.

İşadamlarının bir kısmının ‘Türk sanayii yok olur’ tarzındaki korkularına rağmen Avrupa Topluluğu’na tam üyelik için başvurdu. Karadeniz Ekonomik İşbirliği Projesi’nin mimarı oldu. Döviz darboğazını ortadan kaldırdı. Türkiye’nin doğal gazla tanışmasını sağladı. 1984 yılında başlattığı konut seferberliği sayesinde dar gelirliler ev sahibi olma imkânı buldu.TOKİ onun zamanında kuruldu
Cumhuriyet Tarihi’nin en büyük projesi olan GAP’ı, ‘bölgesel kalkınma projesi’ne dönüştürerek başlattı. Atatürk Barajı ve Fatih Sultan Mehmet Köprüsü rekor bir sürede tamamlandı. Belediyeler Kanunu’nu yenileyerek yerel yönetimlerin yetkilerini artırdı. Turizm hamlesi ile Türkiye’yi Avrupa’nın önemli turizm merkezlerinden biri haline getirdi. 

Başbakanlığı zamanında uygulamaya başlanan KDV ve özelleştirme programı, Türkiye’nin mali tarihindeki en önemli reformlardır. Ekonomide devlet müdahalesinin asgariye indirilmesi gerektiğini sürekli savundu. Vergi sayısını azalttı ve vergi iadesi sistemini getirdi. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin modernizasyonu için fonlar sağladı. Türkiye’nin F 16 uçaklarından yüksek teknoloji ürünü füzelere kadar birçok silahı kendisinin üretmesini sağladı.

Onun en büyük hedefi ve rüyası, Türkiye’yi 2000′li yılların başında dünyanın kalkınmış ilk on ülkesi arasına sokmaktı.“İçeride iktisaden güçlü ve müreffeh, dışarıda ise itibarlı, sözü geçer bir Türkiye…
Köyleri ışıl ışıl, şehirleri tertemiz, sanayi ve tarımda ileri, insanları mutlu bir Türkiye…On yılda erişeceğimiz seviye, Türk asrıdır.Başlattığım reformların sürdürülmesi halinde, on yıl sonrasının Türkiye’sinin ekonomik göstergelerini tahayyül etmek bile mümkün değildir.”

Bunları söylediğinde, onun hayal gördüğünü iddia ederek dudak bükenler, aradan fazla bir zaman geçmeden, ne kadar yanıldıklarını anlar ve toplumun ortak ülküsü haline gelen büyük hedeflere doğru koşanlara katılmaktan başka çare olmadığını kabul ederler.

Turgut Özal, 2000′li yılların kalkınmış Türkiye’sinin sosyoekonomik altyapısını ve kurumlarını oluşturmak için, 1984 yılından itibaren para, döviz ve sermaye piyasalarında yeni kurumların devreye sokulmasına ve para politikasının daha etkin şekilde uygulanabilmesi amacıyla yeni araçların geliştirilmesine ağırlık verir.

1986 yılında gerek para gerekse sermaye piyasası alanında önemli kurumsal gelişmeler sağlanır.
—Yeni bir yapıya kavuşturulan İstanbul Menkul Kıymetler Borsası, hisse senedi piyasasının yaygınlaşması açısından önemli bir kurumsal gelişme olarak görülür. Borsanın faaliyete geçmesiyle birlikte hisse senedi yatırımcılarının piyasaya olan güveni artar.

Sermaye piyasasının hukuki ve kurumsal çerçevesinin oluşturulmasının ardından, özel ve kamu kesiminin ihtiyaç duyduğu fonların teminine yönelik yeni araçlarla ilgili düzenlemeler yapılır. Katılma intifa Senetleri, Kâr-Zarar Ortaklığı Belgesi, Finansman Bonosu, Banka Garantili Bono uygulaması yanında, Kamu Ortaklığı Fonu tarafından ihraç edilen Gelir Ortaklığı Senetleri yeni araçlar olarak sermaye piyasasında yerini alır.

Özal’ın en büyük başarılarından biri de, elektrik enerjisi üretiminde artış sağlayarak, kısıtlamalara ve dışalıma son vermesidir.Elektrik enerjisi üretiminde sağlanan gelişmeler paralelinde, köy elektrifikasyonu çalışmalarına da hız verilir. Tüm köylerin elektriklendirilmesi sağlanır.
Özal’ın çok önem verdiği sektörlerden biri de turizmdir. 1983′ten itibaren turizm teşvikleri genişletilir, tesis ve yatak sayısı artırılır. Modern turizm anlayışı getirilir ve buna uygun yatırımlar gerçekleştirilir. İzlenen kambiyo rejimi ve diğer politikalar sonucu, turizm gelirleri sürekli artar. 1989′da 2,5, 1990′da 3,9 milyar dolara yükselir.

Turgut Özal, telekomünikasyon alanında Türkiye’yi gelişmiş ülkeler düzeyine getirme başarısını da gösterir. 1984 yılından itibaren elektronik mektup, teleteks, telefon, görüntülü telefon, umumi telefon, kablosuz telefon, devre ve paket anahtarlamalı veri santrali, araç telefonu, çağrı sistemi, video konferans sistemi, multy-access radyo-link sistemi ve telsiz sistemi hizmete girer. Bu yeni sistemlerin yaygınlaştırılması ve kapasitelerinin artırılması sağlanır. 1988 yılında, tele bilgi olarak adlandırılan videoteks sistemi de hizmete sokulur. Böylece çağdaş telematik ve informatik hizmetler yönünden Türkiye’nin hiçbir eksiği kalmaz.

Ayrıca, en ücra köylerde bile otomatik telefon sayesinde dünyanın her yeriyle haberleşme imkânı sağlanır. Köylerin telefona kavuşturulmasına büyük hız verilir. Türkiye’de telefonu bulunan köy sayısı 1975 yılında 3.427 iken 1989′da 37.664′e çıkar.

SOSYAL VE İDARİ YAPIDAKİ REFORMLARI

Özal, sosyal ve idari yapı ile ilgili köklü reformlar da yapar. Eğitimden sağlığa, bürokrasiden spora, aileden sosyal hizmetlere, işçiye, esnaf ve sanatkâra götürülen hizmetlere kadar her alanı kapsayan reformlarla, Türkiye’nin sosyal ve idari yapısını büyük ölçüde değiştirir, çağdaşlaştırır.
Yeniden düzenleme çalışmalarıyla, etkin ve verimli bir idarenin kurulması amaçlanır. İdareyi uğraştıran, vatandaşı ise bıktıran işlemler en aza indirilir.

İdari usul ve işlemlerde yapılan yeni düzenlemelerle, fertlerin devletle olan ilişkilerinde, doğumdan başlayarak evlenme, ölüm, trafik, ehliyet, pasaport, plaka, tapu ve vergi konularında karşılaştığı güçlükler azaltılır, bu sayede kamu hizmetlerinin süratli, düzenli, etkin, verimli ve ekonomik şekilde yürütülmesi sağlanır.

Turgut Özal, 6 Kasım 1983 genel seçimlerinde Anavatan Partisi’ni iktidara getirip Başbakan olduktan sonra, ikinci seçim sınavını 25 Mart 1984′te verecektir. Ancak bu seçimden önce, reform niteliğinde bir düzenleme yaparak, Türkiye’de ilk kez “Büyükşehir Belediyeciliği” ni başlatmaya karar verir. Özal’ın bu atılımı, belediye hizmetlerinde etkinliği ve verimi artıracak, kaynakların daha rasyonel kullanılmasını ve altyapı seferberliğinin başlatılmasını sağlayacaktır.

Yerel seçim kararının büyük bir hızla Meclis’ten geçmesinden sonra, “Sayın Başbakan, mahalli seçimlerle ilgili kanun teklifi Meclis’ten rüzgâr gibi geçti” diyen gazeteci Yavuz Donat’a “Ne rüzgârı fırtına fırtına diyecektir”.

YAVUZ DONAT’A YAZDIĞI VE ÜLKENİN GELDİĞİ NOKTAYI ANLATTIĞI O GÜZEL MEKTUP

Gazeteci Yavuz Donat’a 1987 yılında gönderdiği bir mektup, Türkiye’nin nereden nereye geldiğinin ve o güne kadar yapılanların anlatılması bakımından önem taşır.
“Yavuzcuğum,Yazdığın yazıları ne kadar dikkatle okuduğumu bilirsin, 16 Mayıs Cumartesi günkü yazında verdiğin rakamları dikkatle okudum.

İşçi ve memurun Avrupa ülkelerinde ödedikleri vergileri yazmışsın. Bizim zaten 1981′den beri yaptığımız en önemli işlerden biri de ücretlinin vergisini devamlı olarak düşürmekti. 1980′de asgari ücretli bile yüzde 50′ye yakın vergi ödüyordu.

Bugün faturaya vergi iadesiyle beraber asgari ücretli bazen hiç vergi vermiyor, Doğu illerinde de üste para alabiliyor. İnsaf edelim, ücretlinin vergisi geçmişte hiç bu kadar düştü mü? Ücretlinin vergisini bizim kadar düşüren başka kim var? Ücretlinin, hatta asgari ücretlinin vergisinin en yüksek olduğu ülke 7–8 sene önce Türkiye idi.

Yazında bahsettiğin ‘karnını zor doyuran öğretmen’ 1980 senesine kadar yüzde 50′lerin üzerinde vergi ödüyordu. İşin en acıklı noktası ne biliyor musun? Her gün geçim derdi şikâyetleri duyduğunu yazıyorsun. Biliyorsun 1980 ve 1981′de ‘ödeyemediğimiz’ birikmiş borçlarımızı erteledim. Bu borçlar 1980 öncesi alınmış ve ‘hesapsız kitapsız’ kullanıldıkları için Türkiye, Avrupa’nın en hasta adamı olmuştu. Bu yıl 5 milyar dolar borç ödüyoruz. Bunun 4 milyar doları (3.2 trilyonu) 1980 öncesi borçların bize hatırası.

Aile başına her yıl dışarıya takriben 400 bin lira borç ödüyoruz. Bu borçları ödemeseydik, her aileye 400 bin lira daha para vermek mümkün olacaktı. Bu borçları alıp ödemeyenler, acaba ne diyorlar? Bugün Türkiye önemli işler başarıyorsa, bu borç yüküne rağmen başarıyor. Türkiye’nin sırtına bu borç küfesini vuranlar, kahraman gibi geziyor. Hiçbir sorumluluk kabul etmiyorlar. Vatandaşın sıkıntı çektiğini iddia edebiliyorlar.
 
Bugün Türkiye, bu 5 milyar doları (4 trilyonu) dışarı ödemese, bu para ile ne kadar iş yapılır onu düşün. Kaç tane fabrika, kaç baraj, kaç okul, kaç hastane yapılırdı bu parayla? Çiftçiye, işçiye, memura, esnafa, emekliye ne kadar daha fazla para ödenirdi? Düşün bir defa daha. Her aileden 400 bin lira kesip dış borç ödüyoruz. Bu borçları alanlar, borçları zamanında ödemediği için yükünü, cefasını benim vatandaşım ödüyor.

Biliyorsun, iflasla karşılaşan Türkiye’nin borçlarını ertelemek için kapı kapı dolaşmak mecburiyetinde kaldım. Ama insaf etmek lazım. Bu borçları vatandaşın sırtına yıkanların, vatandaşın ‘gerçek dostu’ olduklarını iddia etmeleri insafa sığar mı? Evet, biraz acı konuştum. Ama vatandaşımın gerçeği bilmeye de hakkı var.

Ben de dışarıdan borç alıp, çiftçiye, işçiye, memura, esnafa, emekliye bol keseden dağıtmasını bilirim. Ama yazık değil mi gelecek nesillere? Aldığımız her kuruşun tekrar 70 sente muhtaç olmamamız için, ciddi yatırımlara harcanma ihtiyacı vardır. Ben de dışarıdan aldığım kredileri, bol keseden dağıtıp iki sene bu memlekete cennet havası yaşatırım. Borçları ödemek vakti geldiği zaman ortadan kaybolur, iki üç sene sonra tekrar onaya çıkarım.

Biz de dışarıdan borçlanıyoruz. Çünkü Türkiye’nin önemli kalkınma projeleri için paraya ihtiyacı var. Ama biz o borçları hem akıllıca kullanıyoruz, hem de o borçları ödemek için ihracatımızı ve diğer döviz gelirlerimizi artırıyoruz. Biz borçlanırken, bu borcu nasıl ödeyeceğimizin de hesabını kitabını dikkatli yapıyoruz. Biz aldığımız borçları, kimseye devretmek niyetinde de değiliz. İhracatımız ve turizmimiz bu tempo ile artarken, biz borç ödemede hiçbir zaman sıkıntı çekmeyiz. Üstelik aldığımız paraları da verimli projelere harcıyoruz.

Mesele şudur, Türkiye’de akıllı, hesap kitap bilir, Avrupa tipi bir yönetim mi istiyoruz? Yoksa Latin Amerika’daki gibi, birkaç sene bir eli yağda, bir eli balda, ondan sonra 8–10 sene sefalet içinde bir ülke mi istiyoruz?

Yavuzcuğum,
Çiftçinin satın alma gücüne gelince:
*1980′de haziran-aralık arası mazotun litresi 26 ile 36 lira arasıdır. Ortalama 32 lira eder.
* 1980′de bir litre mazot için 3,1 kilo buğday satmak lâzımdı.
*1986′da bir litre mazot için 2,6 kilo buğday, stopajı düşersek 2.8 kilo buğday satmak lazım. Yani buğday çiftçisi şimdi daha iyi durumda.

*1980′de bir kilo buğdayla 1,5 kilo (KAN) gübresi alabilen köylü, 1986′da da aynı gübreyi alabilmektedir. Değişen bir şey yok.

Fındık üreticisi için de durum aynıdır.1980′de bir kilo fındıkla 3,5 litre mazot alınırken;1986′da 3,5 litre mazot alınıyor.1980′de bir kilo fındıkla 15 kilo (KAN) gübre alınırken, 1986′da bu rakam 14 kilo (KAN)’dır.

Pancarda durum daha enteresandır. Türkiye 1975′te 107 bin ton şekeri dışarıdan almış. Yani ithal etmiş. Yine Türkiye, 1980′de 206 bin ton şekeri ithal etmiş. Yani Türkiye’nin şekeri kendisine yetmemiş. Üretim yetersiz. Bir de 1984 ve 1985′e bakalım: Toplam 794 bin ton şeker ihraç etmişiz, Yani üretim artmış. Fazlasını dışarıya ihraç etmişiz. Bu sene 380 bin hektarda pancar ekiliyor. Bu, Türkiye rekorudur.

Bir ton pancara karşı alınabilen mazot 86 litreden 79 litreye düşmüş görünüyor. Ama üretim arttığı için çiftçi zaten daha fazla kazanıyor. Aynı şekilde bir ton pancarla 1980′de 137 kilo DAP gübresi alan çiftçi, 1986′da 133 kilo alıyor. Ama üretim arttığından dolayı, geliri arttığı için çiftçi avantajlı durumda. Hele kaliteli tohum kullanıp üretimini 2–3 misli artıran çiftçi çok daha kârlı durumda.
Onun için hesapları yaparken her hususu hesaba katmak gerek. Eskiden ne üretiyordu? Şimdi ne üretiyor?

Yavuzcuğum,

Esasında çok daha önemli bir nokta var. Çiftçinin buğdayına, pancarına, pamuğuna, fındığına, tütününe, çayına onun oyunu almak ve gözünü boyamak için 5–10 lira fazla vermesini ben de bilirim. Ama bu mudur köylünün dostu olmak? Sen köylüye birkaç lira fazla fiyat ver. Ama o köye giden hizmetler aksasın. Yolu, suyu, elektriği, telefonu, kaliteli evi olmayan köylüye birkaç lira fazla vermişsin neye yarar? O köylü hastalanınca doktoru telefonla arayamıyorsa, şehre gitmek için katır kullanıyorsa, içtiği kuyu suyu mikropluysa, geceleri karanlıkta oturuyorsa, mahsulüne verdiğin birkaç lira fazlanın ne önemi var? O parayı bir hafta sonra gidip tüccara kaptıracaktır.

Türkiye’de 1980 ile 1986′yı karşılaştırırken insaflı olmak lazım. Biz köylerimizi Almanya’nın, Avrupa’nın köyleri gibi gelişmiş yapmak için ter döküyoruz. Biz de biliriz köylünün ağzına bal çalmayı.Ama köylümüzün ağzına bal çala çala, köylerimizin düştüğü hali sen de görüyorsun.
1980′de kaç köyümüz Avrupa köyleri ayarındaydı? Biz paramızı çarçur etmeyi günah sayıyoruz Paramızla köylerimize hizmet götürüyoruz. Çiftçinin, köylünün sadece oyunu almak için biz de mahsulüne birkaç lira fazla verebiliriz. Ama yazık değil mi köylümüze? Köylümüzün, Avrupa köyleri gibi modem köylerde oturma hakkı hiç olmayacak mı?

1980′de sadece 18.345 köyümüzün elektriği vardı. Bugün hemen hemen bütün köylerimizin elektriği var.1980′de sadece 11 köyde otomatik telefon vardı. Bugün 10 binden fazla köyde otomatik telefon, 26 binden fazla köyde telefon var. İçme suyu, köy yolu, sağlık ocağı ve okul durumu da her geçen gün biraz daha iyiye gidiyor.

Önümüzdeki yıllarda konut yapma seferberliğini daha büyük ölçüde köylere taşıyacağız. Çiftçimiz, Avrupa çiftçisi gibi daha kaliteli evlerde oturabilecek. Onun için karşılaştırma yaparken, köylünün menfaatini de hesaba katmak gerek. Köylüye oyunu almak için birkaç kuruş fazla ver, ama köye hizmet götürme. Bu bizim politikamız değil. Biz, köylünün gerçek dostu olduğumuzu iddia ediyoruz.
Köylüyü elektriksiz, susuz, yolsuz, telefonsuz, okulsuz, sağlık ocaksız yaşatanlar, nasıl kalkıp da köylü dostu olduklarını iddia edebiliyorlar, şaşırıyorum.

Yavuzcuğum,

Evet, itiraf ediyorum. Biz bol keseden ulufe dağıtmıyoruz. Ama Türkiye’nin böyle yapa yapa nereye geldiğini gördük. Eğer Avrupa’ya yetişmek istiyorsak, başka çaremiz var mı? 1980 yılında Türkiye, Avrupa’nın en az gelişmiş ülkesiydi. 2000 yılına kadar, ara vermeden çok sıkı çalışmamız gerek. İşimiz kolay demiyorum. İşimiz zor. Bunu millete anlatmak mecburiyetindeyiz. Elimize geçen kaynakları çok akıllıca kullanmak mecburiyeti var.

Eğer Avrupalı olmak istiyorsak, Avrupalı ile başa baş rekabet etmek istiyorsak, daha çok çalışmamız gerekiyor.

TURGUT ÖZAL’IN BAŞARILARI

Turgut Özal Bankacılık sistemini değiştirir, mali piyasaları canlandırır.
İmar affını çıkarır ve kambiyo suçlarını affeder.Klasik devlet anlayışını terk eder, merkezi otoriteyi bölgesel alanlara götürür, yerel yönetimlerin gelir ve imkânlarını artırır.
Tabuları yıkar.

Türkiye’nin Batı ile entegrasyonunu sağlar.Türk Ceza Kanunu’ndaki 141-142 ve 163. maddeleri ‘ kaldırarak, demokratikleşmede o güne kadar kimsenin cesaret edemediği önemli adımlar atar.
İç pazarlara alışmış olan özel sektörü dış pazarlara açar. Kendi yaptığı gibi sanayicilerin, işadamlarının, bürokratların neler olup bittiğini görmeleri, dünyada boy göstermeleri için, onların önüne düşüp dünyayı karış karış dolaşır.

Çevreciliğe kadar uzanan yepyeni kavranılan gündeme getirir.
Slogancı zihniyetin yerine sağlam bir ekonomik zihniyeti oturtur.
Türkiye’nin büyük bir hızla çehre ve kabuk değiştirmesini sağlar.
Akıl almaz işler yapar. Dünya kavramlarını Türk toplumuna getirir ve bunları kabul ettirir.
Türk insanına özgüven kazandırmak isteyen, istediğini almasını bilen yepyeni bir insan tipi çıkarır ortaya.

Bazı sanayicilerin “dayanamayız, batarız” itirazlarına rağmen, tam üyelik için Avrupa Topluluğu’na başvurur.Gelişmiş ülkeler düzeyinde telefon sistemi, havaalanları ve bütün yurdu saran otoyollar yapılmasını gerçekleştirir. Bilgisayarı günlük hayatımıza sokar.
Büyümeye adanmış Türkiye’nin, bu cennet ülkemizin önünde gelişme yolları, kalkınma yolları açılmıştır.

Eskiye kıyasla bugün Türkiye’nin çehresi aynı mı ?
Cebinizde üç kuruş döviz var diye, polis yakanıza yapışıyor mu?
İstediğiniz bankada istediğiniz kadar döviz hesabı açtırabiliyor musunuz?
Yokluk, darlık, kıtlık, kuyruk var mı?
Türkiye’de karaborsa, kaçakçılık var mı?
Bugün Türkiye’de döviz sıkıntısı manzarası görünüyor mu?
Biz bu noktalara polisiye tedbirlerle gelmedik.
Çünkü ekonomiyi polisle, polisiye tedbirlerle idare edemezsiniz.
Biz, çağımıza uygun, bütün batı ülkelerine bugünkü refah seviyesine ulaştırmış olan ekonomik yolu seçtik.

Ekonominin meselelerini gene ekonominin akılcı, gerçekçi yol ve yöntemleriyle çözmeyi başardık.
Memleket ekonomisini duraklamaya, atalete ve açıkça ifade edeyim, biraz da işin kolayına kaçmaya teşvik eden ağır korumacılık duvarları kaldırılmıştır.

Bizim yaptığımız, serbest piyasa nizamını ülkemizde tesis ederek vatandaşı teşvik etmek, vatandaşta çalışma şevkini canlandırmak olmuştur.
Bir ihracat patlaması yapmışız. Bunu başaran kimdir? Bunu başaran vatandaştır.
Devlet ve hükümet, sadece vatandaşın önündeki kilidi açması gereken anahtardır.
Biz meseleye böyle bakıyoruz.

Çünkü en nihayet sevgili vatandaşlarım, her zaman söylediğim gibi, devlet millet için vardır.
Devlet, altyapı yatırımlarını yapacak, ekonomiye yön verecek gerisini kendi insanının gücüne, kabiliyetine ve çalışkanlığına bırakacaktır.
Millete inanan icraat, ancak böyle olur, ancak böyle düşünülür.
Bugün eriştiğimiz başarı çizgisi, aştığımız güçlükler size olan inancımızdandır.
Millete inanan bir icraat hiçbir vatandaşını devlet kapısında peşinen kötü niyetli kişi yerine koymaz.
İktidara geldiğimizde, yaptığımız ilk iş, pek çok bürokratik işlemde vatandaş beyanını esas almak olmuştur.

Ehliyet, pasaport ve benzeri gündelik hayatımızın içindeki pek çok işlem son derece basitleştirilmiş, işler hızlandırılmıştır.İki yıllık icraatımız içinde her biri Türkiye’miz için yepyeni olan, reform mahiyetinde kanunlar çıkarılmıştır.

Turgut Özal kimdir?

Faturalı yaşam dediğimiz, vergi iadesi kanunu Memur ya da ücretli çalışan her vatandaş ve onların emekli, dul ve yetimleri bu vergi iadesinden yararlanmaktadır.Önümüzdeki sene, diğer vatandaşlarımız da, çiftçilerimiz de, esnafımız da bundan yararlanacaktır.
Bu suretle, ayrıca devlet daha çok ve daha istikrarlı biçimde vergi toplamaktadır.
Bir diğer icraatımız, Toplu Konut ve Kamu İdaresi Fonu’nu kurmak olmuştur. Evvelden kaçakçının cebine giren para şimdi ithalat yoluyla bu fona aktarılmaktadır.
Hem fona kaynak, hem de vatandaşa sağlam bir gelir kazandırmak için köprü, baraj gelir ortaklığı senetleri sunulmuştur.

Türkiye’mizin, daha doğrusu büyük şehirlerimizin en önemli sorunlarından biri olan konut sorunu, hal yoluna sokulmuştur.İnşaat sektörü çok yönlü olarak desteklenmeye devam edecektir.
Konut meselesi ile ilgili olarak, İmar Affı Kanunu çıkarılmış, ruhsatsız yapıda, gecekonduda yaşayan milyonlarca vatandaşımızın ıstırabına son verilmiştir.
Katma Değer Vergisi Kanunu ihdas edilmiştir.
Çünkü bu memleketin ihtiyacı olan baraj, yol, hastane gibi devletin yapması gereken işler için para nereden bulunacaktır?

Satın alma gücü olan vatandaş da, satın alma anında devletini destekleyecektir.
Alınan her vergi biliniz ki sevgili vatandaşlarım, elektrik olarak, su olarak, yol, köprü, okul, hastane ve benzeri nice devlet hizmeti olarak size geri dönecektir.
Çıkardığımız kanunları burada tek tek saymaya kalkarsam bu programın süresine sığmaz.
Fakat icraat felsefemize, millete hizmet azmimize bir örnek olarak şunu vereyim:
Elli beş yıldır kimsenin el süremediği Türk Parasını Koruma Mevzuatı, 2000 sayfadan 30 sayfaya indirilmiş, iş icat etmek değil, iş bitirilmiştir.
Bu iki yıl içinde Türkiye’nin çehresi sadece içte değişmemiştir. Türkiye’nin çehresi dışarıda da değişmiştir.

İtibarımız artmıştır ve artmaya devam edecektir.
Ekonomisi güçlü bir Türkiye, ekonomisi güçlendiği sürece hem siyasi, hem iktisadi dış itibar bakımından da güçlenecektir.Bugün dünya, ekonomi konuşuyor. Bugün dünya lâf değil, iş üretiyor. Bizim de seçtiğimiz yol, yöntem budur.Özal, büyük hedefleri olan insandır. Öyle hedefler gösterir ki, herkes önce şaşırır, sonra yavaş yavaş alışmaya başlar. Bir zaman sonra da, onun gösterdiği hedefler, toplumun ortak idealleri haline gelir.

Toplumdaki “az gelişmiş ülke insanı olma” kompleksini silip attığı gibi, Türkiye’nin büyük ve güçlü bir ülke olduğu inancını kafalara yerleştirir. Yaptıklarıyla, söyledikleriyle ve gösterdiği hedeflerle herkesi inandırır buna…

Onun yaptığı reformlar veya gerçekleştirdiği inkılâp, tabii ki sadece “ekonomi” ile sınırlı değildir.
Daha önce de söylediğimiz gibi, Özal’a göre demokrasinin temel taşı, serbest piyasa ekonomisiydi. Ekonomide yasakların kalkmasıyla başlayacak liberalleşme, kaçınılmaz olarak sosyal ve siyasal alanlara da yansıyacaktı.

Bir yandan demokratikleşme derken, öbür yandan yetmiş yıllık Türk Parası Kıymetini Koruma Kanunu’na dokunmayarak, cebinde döviz bulunduranı hapse atmak, vatandaşın ürettiği ve sattığı malın fiyatına müdahale etmek, büyük çelişkiydi. Cebinde döviz bulunduranı hapse atan devletin demokrat olmasına elbette imkân yoktu.

Özal, ekonomide başlattığı liberalleşmeyi ki, bu aynı zamanda demokratikleşme idi bazen zorlayarak, bazen da doğal gelişimine bırakarak, sosyal ve siyasal alanlara da ustalıkla yansıttı
Mesela Türk Ceza Kanunu’ndaki 141 ve 142. maddelerin kaldırılması halinde komünizmin, 163. maddenin kaldırılması halinde şeriatın geleceğinden korkanların aksine, o, “Bir grup var, irtica denince tüyleri diken diken oluyor. Bir başka grup var, komünizm deyince tüyleri diken diken oluyor. Bunların zamanla yumuşaması lâzım” diyordu.  Özal, “Aman ne yapıyorsunuz?” feryatlarına aldırmadan, TCK’deki 141–142 ve 163. maddeleri kaldırarak, bu maddelerin kaldırılmasıyla Türkiye’ye komünizmin de, şeriatın da gelemeyeceğini kanıtladı.

Demokratikleşme yolunda attığı önemli adımlardan biri de, merkezden bağımsız yerel örgütlenmeleri ön plana çıkarması ve güçlendirmesi oldu. “Biz demokratik sistemin temelini mahalli idarelerde görüyoruz” derken, bunu hayata geçirmeyi de başardı ve belediyelere daha çok söz hakkı, daha çok özerklik ve daha çok gelir imkânları sağladı.

Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na ferdi başvuru hakkı onun zamanında tanındı.
Dağılan Rusya’nın da içinde yer aldığı Karadeniz Ekonomik işbirliği (KEİB) projesinin temellerini o attı.

Türkiye’nin pasif, riske girmekten korkan, yaratıcı olmayan, içe dönük ve kompleksli dış politika geleneğini değiştirerek, aktif, cesur ve dinamik dış politikayı o başlattı.

“Çağ atlamak”, “Bürokrasiyi önlemek”, “İş bitirmek”, “Milletin zenginliği sonucu devletin zenginliği” gibi kavranılan gündeme o getirdi. Özal, ileri ve modern bir Türkiye hayal ediyordu. “Bu hayali altı yıl içinde büyük çapta gerçekleştirmeye gayret ettik” diyordu. Çok büyük değişiklikler yapmışlardı. Ama yeterli değildi.

SİYASETE KATKILARI

Çağdaş demokrasiler için gerekli olan üç temel koşulun altını çizdi. Bunlar: ‘Serbest piyasa ekonomisi, din ve vicdan hürriyeti, girişim ve rekabet rahatlığıydı’.
Türk Ceza Kanunu’nun 141, 142 ve 163. maddelerini kaldırdı.Bu devrim niteliğinde bir karardı.

Kürt meselesini çözecek miydi?

Kürt açılımına “Benim anneannem de Kürt’tü” diyerek başlamıştı. Kürtçenin serbest bırakılmasına, Kürt varlığının tanınmasına ön ayak olmuştu. Teröristle vatandaşın kesinkes ayrılması gerektiğini söylüyordu.

Terörle mücadele konusunda “En şahin benim” derken, Kürt sorununun çözümü için “Vuralım, kıralım, işi bitirelim” diyenleri “kışkırtıcı” olmakla suçluyor. “21. asırda çözüm sopayla olmaz, özgürlükle, diyalogla, ikna ile olur” diyordu.

Turgut Özal kimdir?

Kuzey Irak’taki Kürt liderlerle ve HEP’lilerle temasıydı. Son döneminde, PKK’nın önder kadrosunu da içine alan kademeli bir af çıkararak PKK’lıları dağdan indirme hazırlığı yapıyordu. Şimdiki iktşidarın yapmaya çalışıp eline yüzüne bulaştırdığı “Kürt Açılımı”nı Özal Daha o zamanlardan yapmaya başlamıştı. Örgüt yöneticilerini 5 yıl sonra legal siyasetin içine çekecek bir formül arıyordu.
Bunu hükümete yaptıramazsa siyasete dönüp kendisi yapacaktı. Böylece şiddete son vermeyi umuyordu.

Kürt sorununu çözemedi, federal sistemi ve başkanlığı getiremedi, kendi deyimiyle ‘2. Dışa açılım’ projesini gerçekleştiremedi.

ÖZAL’IN YALNIZ BIRAKILIŞI

Özal, “Cumhurbaşkanlığı kaderimdi” diyordu.Geriye baktığı zaman keşke Başbakan olarak kalsaydım diye düşündüğü olmamıştı. Peki, Çankaya’da mutlu muydu? Gazeteci Leyla Umar’ı dinleyelim: Turgut Özal, kalabalık arkadaş gruplarıyla çalışmaya, onlarla birlikte yaşamaya, gezilerinde arkadaşları tarafından uğurlanmaya ve karşılanmaya, her zaman aranmaya ve sorulmaya alışmıştı. Evinde dostlarıyla sabahlara kadar süren sohbetler yapmaya bayılırdı. Arkadaş ve dost canlısıydı.

DPT ve Başbakanlık Müsteşarı iken de, Başbakan Yardımcısı iken de, ANAP’ı kurarken de, arkadaşlarını  nerede olursa olsunlar  aramış, bulmuş, hepsine görev vermişti.

Cumhurbaşkanı olduktan sonra, yıllarca birlikte çalıştığı, birlikte sevinip birlikte üzüldüğü dostları kendisinden uzaklaşmaya başlamışlardı. Bunların arasında, Özal ailesinin içine girmiş, aileden biri gibi olanlar da vardı. Özellikle ANAP Genel Başkanı ve Başbakan’ken çevresinde pervane olanlar, gözünün içine bakanlar şimdi yanına bile uğramıyorlardı. Hatta bu eski dostların içinde Özal’a öyle cephe alanlar vardı ki, muhalefetten daha insafsız davranıyorlardı. ANAP’ın son olağanüstü büyük kongresinde Sadi Pehlivanoğlu, Özal’dan “Rahmetli” diye söz etmişti. Eski dostları Özal’ı daha hayatta iken öldürmüşlerdi.

Özal gibi seven ve özleyen bir duygu adamının bu vefasızlıklara, hatta haksızlıklara üzülmemesine imkân yoktu.

Muhalefet ise, “Özal’ı Çankaya’dan indireceğiz” diye tutturmuş gidiyordu. 1991 seçimlerinde ANAP iktidarı kaybetmiş, DYP-SHP koalisyon hükümeti kurulmuştu. Özal’ı Çankaya’dan indiremeyeceklerini anlayanlar, bu kez onunla sürtüşmeye girmiş, gezileri sırasında uğurlamaya ve karşılamaya gelmez olmuşlardı.

Özal mümkün olduğu kadar hükümetle iyi geçinmeye çalışıyor, ama anayasanın kendisine verdiği yetkileri kullanmaktan da geri durmuyordu. Muhalefetin istediği gibi “sorumsuz ve yetkisiz Cumhurbaşkanı” olmamaya kararlıydı.

Özal’la hükümet arasında en büyük gerginlik kararnameler konusunda yaşanmıştı. Özal, gönderilen yüzlerce hatta binlerce kararnamenin çoğunu imzalıyor, bazısını ise ya bekletiyor ya da geri çeviriyordu. Böyle davranmakta haklıydı. “Ben bazı kararnamelerin nedenini ve amacını kavramakta güçlük çekiyorum. Mesela Milli Eğitim Bakanı bir kararname ile neredeyse tüm teşkilatı değiştiriyor. Gelsin bunu bana anlatsın” diyordu.

Özal-hükümet ilişkileri son zamanlarda düzelmeye başlamıştı. Gerginlik giderek yerini yumuşamaya bırakıyordu. Özal’ı boykot edenler artık uğurlama ve karşılama törenlerine geliyor, davetlerine katılıyorlardı.

Ama bu kez Özal’la Yılmaz arasındaki köprüler atılmıştı. Hatta Özal’ın, “Süleyman Bey bize Mesut Bey’den daha yakın” dediği söyleniyordu.Kısacası, biri bitiyor diğeri başlıyordu.Dostlarını kaybeden, birkaç cephede savaşmak zorunda kalan, vefasızlığa hatta ihanete uğrayan, onca üzücü olayı bir arada yaşayan Özal, Çankaya’da mutlu olabilir miydi?

VEFATI VE SORU İŞARETLERİ

17 Nisan 1993 Cumartesi günü Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın programında bir basketbol maçını izlemek vardı. Cumhurbaşkanlığı Kupası Bayanlar Basketbol maçı. Yeni bir dış seyahatten dönmüştü, yorgundu. Eşinin uyarılarına aldırmadan her sabah yaptığı gibi koşu bandına çıktı, yürüdü. Semra Özal sonra olanları şöyle anlatmıştı: “Yürüyüş bandından indi. Ayakkabılarını çıkardı. Üç adım attı, yere yığıldı. Koştum kucakladım. Nefes alamıyordu.”

Turgut Özal kimdir?

İlk müdahale yapılmasının ardından GATA’ya götürülmek için ambulansa konuldu. Ardından daha yakın bir hastane olan Hacettepe’ye gitmeye karar verildi.  Saat 11’de Turgut Özal’a ilk müdahale yapıldı.

Özal’a ilk müdahaleyi yapanlar arasında bulunan CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın oğlu Doktor Ataç Baykal, ” Sayın Özal’ın durumu çok ağır. Kurtarmaya çalışıyoruz” dedi. GATA Hastanesi Başhekimi Prof. Dr. Tümgeneral Ömer Şarlak başkanlığındaki bir doktor ekibi de Hacettepe Hastanesi’ne gelerek, Özal’a müdahale eden ekibe katıldı. Hemen ameliyata alınan Özal, müdahalelere olumlu tepki veremedi.

Cumhurbaşkanlığı sözcüsü Kaya Toperi saat 14.45’de acı haberi duyurdu. Resmi habere göre Turgut Özal saat 10.30’da kalp krizi geçirmiş, 14.30’da vefat etmişti.

Zehirlendi mi?

Kimileri daha önce kalp ameliyatı olan ve kalp krizi geçirmiş Turgut Özal’ın ölümünü doğal buldu. Yakınları ise yıllar sonra zehirlenmiş olabileceğini iddia etti. Kardeşi Korkut Özal “Evet, abim öldürüldü. Ölümü bir tertip… Köşk’ün içine kadar girmiş bir organizasyon var”, derken, eşi Semra Özal limonatasına katılan arsenikle zehirlendiği iddiasını ortaya attı. Özal’ın oğlu Ahmet Özal ise, babasının kanını analiz eden laborantın “Kanda olmaması gereken şeyler var” itirafının bulunduğu görüntülerin kendisinde olduğunu söyledi.

Özal’ın Başbakanlığı döneminde danışmanlığını yapan Erkal Zenger bambaşka bir durum ortaya koydu:” Yusuf Bozkurt Özal ile yaptığımız bir konuşma var. “Ben havaalanında ağabeyimi karşıladım, Yüzüne baktım, görür görmez, zehirlenmiş dedim” demişti. Musa Öztürk de, yavaş yavaş ölüme götüren bir siyanür zehirlenmesi kuşkusundan söz ediyor. Özal’ın vefatında birtakım tuhaf işler var. Doktor Cengiz Arslan hadi geziden geldi. Özal geziden yorgun geldiğinde doktoru yanında yoktu, İstanbul’a gitmişti. Bu çok hatalı bir hareket… Köşk’ün doktoru izinli, ambulansın şoförü yok. ”

En yakınınındı olan üç kişi olay hakkında kısaca şunları söylüyordu:

Eşi Semra Özal

Semra Özal: “Turgut Bey’in hayatında yemediği iki şey vardı: Biri kuru fasulye diğeri limonata. O gün Turgut Bey’e limonata içirmişler. Ertesi gün hayatını kaybetti. Ağzından beyaz köpük geliyordu. İki garson rahmetliyi makam arabasıyla GATA’ya götürmek üzere yola çıktı.

Kaya Toperi: “Ölmeden bir gün önce de akşam 18.00’de Çevre Sokak’taki Armoni Sanat Galerisi’nde Bulgar heykeltıraş Vejdi Raşidov’un sergisine gittik. Sergide meşrubat getirildi. Turgut Bey, limonata aldı. Ben, eşim ve başyaver de limonatadan içtik.

Musa Öztürk: “Ben Bulgar ressamın programı sırasında yoktum.  Çünkü o sırada Köşk’te berbere traş oluyordum. Rahmetlinin o gün Bulgar ressamın programına katılması resmi programında yoktu. Gidip gitmeyeceği de belli değildi.

8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın Köşk’ten medya kuruluşlarına gönderilen programında Bulgar heykeltıraşın sergisine katılma programının yer aldığı ortaya çıkmıştı. Çelişkili ifadeler olayı karmaşıklaştırıyordu.

Semra Özal, ambulansın olmadığını,  makam arabasıyla nakil yapıldığını söylüyordu, Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Aslan Güner, 8. Cumhurbaşkanı  Turgut Özal’ın ölümünden önce ambulans yerine arabayla hastaneye götürülerek zaman kaybedildiği iddialarını yalanlayarak Özal’ın, Köşk’ün envanterinde ki ambulans ve korumalar eşliğinde Hacettepe Üniversitesi Hastanesi’nin acil kısmına götürüldüğünü,  önce GATA’ya götürülerek zaman kaybettiği iddialarının gerçeği yansıtmadığını bildirdi.

Gazeteci  Metin Özer o gün köşkteydi

O gün köşkte olan gazeteci Metin Özer ikisinin de doğru söylediğini anlattı:” Bu araca baktığınızda çok eski bir model. Belki 1950 ya da 60′lardan kalma. Sedyesi sabit olan bir araç… Günümüz ambulanslarıyla kıyaslandığında ambulans demek mümkün değil. Ancak Aslan Paşa’nın ifadesinde önemli bir bilgi var. Envanter kayıtlarına göre de adına ambulans denilen bir araç. Dolayısıyla o da kendi cephesinden bunun bir ambulans olduğu konusunda haklı.”
Dilber Karabulut’a ne oldu?

Şüpheleri artıracak esas soruyu oğul Ahmet Özal soruyordu: ‘Dilber Karabulut’un akıbeti?’.  Ahmet Özal mahkemeye verdiği ifadesinde Dilber Karabulut olayını anlattı. Dilber Karabulut, 17 Nisan 1993 Cumartesi sabahı hastaneye kaldırılan Turgut Özal’a yapılan ilk müdahale sonrasında kan örneklerini alan hemşireydi. Hacettepe Hastanesi’nde o gece nöbetçi kalan Karabulut, Özal ailesine kan örneğinin tüm sonuçlarının farklı çıktığını, Özal’ın normal şekilde ölen bir insanın kan sonuçlarına sahip olmadığını söylemişti.  İfadesinde Laboratuvar şefinin kendisini aradığını ve ‘Babanızın kanı alındı ve o kan buradadır, alabilirsiniz’ dediğini söyleyen Özal, “Ertesi gün, kan örneklerinin alınacağı sırada gelen telefonda ise ‘kan, hemşire tarafından yanlışlıkla dökülmüş’ açıklaması yapıldı” ifadelerine yer vermişti. Karabulut, bir süre sonra evinde ölü olarak bulunmuştu.
Peki, suikastın nedeni ne olabilirdi?

Büyük Türkiye Cumhuriyetini kurma hazırlıkları mı, Kürt sorununu çözmek için devletin üniter yapısını bozup federal sisteme geçme isteği mi, Başkanlık sistemini istemesi mi, yoksa tekrar siyasete dönme hazırlığı mı?

Bu açıklamalara komplo teorisi diyenlerde var. Ölümü doğal bulanlara göre Turgut Özal 4 Nisan tarihinde başlayan 11 günlük Orta Asya ziyaretinde oldukça yorulmuştu, 15 Nisan’da yurda döndüğünde kalbi artık dayanamıyordu.

Paylaşmak Güzeldir!
Facebook'ta Paylaş


Twitter'da Paylaş
Sen de görüşünü belirt!
Yükleniyor...
  • Yorumlar12
  • Onay Bekleyenler0

YAZILAN YORUMLAR

  • milli görüş / MURAT / 2012-05-25 11:32:00
    ALLAH RAHMET EYLASİN.ama keşke recep tayyip erdoğan rahmetli erbakan nın yolundan gitseydi..keşke
  • teşekkür / halil bilgiç / 2012-04-25 20:27:00
    İYİ BİR DEVLET ADAMIYDI MEKANI CENNET OLSUN GÜZEL BİR YAZI ÇALIŞMASI ELLERİNİZE SAĞLIK ÇETİN BEY
  • salih bey katılıyorum / tufan akar / 2012-04-21 23:24:00
    BENDE SALİH BEYE KATILIYORUM BENCE DE KISA OLMUŞ BİR YAZI. ASLINDA MÜMKÜN OLSA DA DERS KİTAPLARINA YENİ NESLİN BU BÜYÜK İNSAN DAN BİLGİSİ OLMASI İÇİN TURGUT ÖZAL TANITILSA. SONUÇTA BANA GÖRE TÜRKİYE CUMHURİYETİNİN YETİŞTİRMİŞ OLDUĞU EN BÜYÜK REFORMİST VE MONERDNİST LİDERDİR.
Tüm Yorumları Göster
kullan
ÖNE ÇIKAN HABERLER
kullan

Sitemizi Nasıl buldunuz?

50%

8.1%

8%

6.6%

27.3%

HAVADURUMU
Namaz Vakitleri
kullan
kullan

kullan

kullan

kullan

kullan

kullan

kullan

kullan

kullan

kullan

kullan

kullan